Viyan Mardin
Varoluşun oluşumunu yalnızca insan yaşamı üzerinden ele alamayız; tüm canlılar bu varoluşun birer parçasıdır.
Bu durum, "toplumsal doğa" olarak tanımlanabilir. Çünkü doğa; toplumsallığı, yaşamı ve varoluşu aracılığıyla kendini inşa eder ve bir varoluş süreci içinde ifade eder. Eğer toplumun veya toplumsallığın yalnızca biyolojik olduğunu ve "doğal toplumun" sadece Neolitik Çağ'da yaşandığını söylersek büyük bir yanılgıya düşmüş oluruz. İnsan, her zaman bir arayış ve uyanış sürecindedir. İnsan zihni uyarıldığında ve harekete geçtiğinde arayış başlar; bu uyarıların sonucu olarak arayış, artık bir "hakikat yürüyüşüne" dönüşür. Önder APO da zihinsel bir arayış ve uyarılma sonucunda hakikat ve özgürlük yürüyüşünü başlatmıştır.
İnsan zihniyetiyle var olur; toplum da zihniyetle yürütülür. Toplumda hangi zihniyet baskınsa, yaşam o eksende şekillenir ve yönetilir. Günümüz toplumunda ataerkil zihniyet egemen olduğu için bu durum toplumsal yapımızı derinden etkilemiştir. Oysa insanlığın başlangıcında ataerkil zihniyet baskın değildi. İnsanlık gerçeğine ulaşmak istiyorsak, önce kendi zihniyetimizi incelemeliyiz. Mevcut kalıplaşmış düşünce ve ayrımcılık anlayışımızla insanlığı incelersek, gerçekliği keşfedemeyiz. Bu temelde zihniyetimizi sorgulamalı ve Önder APO'nun düşünceleri ekseninde kendimizi yeniden yapılandırmalıyız.
Örneğin, birçok konuda fikir ve yorum sahibiyiz; ancak ataerkil zihniyet bu görüşlerimiz üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Çocukluğumuzu hatırlayabiliriz; annelerimize nasıl doğduğumuzu sorduğumuzda aldığımız cevaplar, insan olarak tarihimiz ve kökenimiz üzerinde kontrolümüzün olmadığını, meydana gelen değişimlerin toplumsallaşmadığını gösterir. Bu durum, tarihin anlatılmaması ve her şeyin kendiliğinden gelişmiş gibi yorumlanması nedeniyle insan keşfinin dar bir çerçevede kalmasına yol açar.
İnsan keşfi sınırlandığında, bu durum yeni çıkışların önünde engel oluşturur. Aksine, insanlar sorularının ve keşiflerinin izini sürmelidir. Bazı çevreler soru sormamıza sınırlar koyabilir ancak bu engeller, hakikat arayışının durdurulamaz olduğunu kanıtlar. Keşif durduğunda hayat rutinleşir; çünkü yürüyüşler ve mücadeleler sorularla başlar. Önder APO yürüyüşüne başladığında "Kürdistan sömürgedir" dedi. Bu söz bugün çoğumuza sıradan gelebilir ancak Önder APO, bu tespiti yaptığında zihinsel bir ayılma yaşadığını belirtir. Buradan anlamamız gereken şudur: Önder APO bu kavramla hakikate ulaşıyor, sistemin dayattığı illüzyonlardan kurtularak yeniden uyanıyor. Zihni uyandırmak bu bakımdan çok önemlidir.
Toplumun mevcut durumu bir "zihinsel tükenmişlik" halidir; çünkü kapitalist sistem, toplumun kendi başına düşünmesine izin vermez. Bu nedenle her soru, bir uyanış aracına dönüşür. Önemli olan, kişiliğimize dair sorular sormaktır. Tarihimizi bilmeli ve bu konuda kendimizi sorgulamalıyız; bunu yapmazsak özgürlük yürüyüşüne başlayamayız. "İnsanlık nereden geldi?", "Nasıl ortaya çıktı?", "Ben kimim?", "Canlılar nasıl yayıldı?" gibi sorular sorulduğunda, bilgi ve tarih insanla birlikte yeniden inşa edilir. Sorular yoksa arayış da yoktur. Zihniyet, soruların doğmasını sağlar; irade ise bu düşüncelerin harekete geçmesini sağlar.
Tarihe, canlılara ve tüm insanlığa dair bilimsel bir yolculuğa başlamalıyız. Elbette her yolculuk bilimsel, her "gerçek" de mutlak değildir. Hakikate ulaşmak için doğru soruları sormalıyız. Örneğin, sistemin bize sunduğu birçok sözde gerçek aslında doğru değildir; çünkü günümüz bilimi özgürce düşünmez, araştırmalarını kapitalist sistemin bakış açısıyla geliştirir. Bilim sistemin etkisi altındaysa kimse özgürce düşünemez. Önder APO, sunduğu savunmalar ve analizlerle tüm sistemi sorgulamıştır. Önder APO mevcut sistemi reddederken aynı zamanda özgür bir alternatif ortaya koymuş; eleştirdiği her şeyin karşısına kendi tezini (örneğin kapitalist uygarlığa karşı demokratik uygarlık) yerleştirmiştir.
İnsanlığın başlangıçtaki yaşam gerçeğine ulaşmak ve bu gerçekle karakterini inşa etmek için tarihin doğru değerlendirilmesi şarttır. Mevcut tarih anlayışı parçalı ve yanlı bir zihniyete dayanmaktadır. Kendi kişiliklerimizi ve sorunlarımızı ancak derinlikli bir tarih bilinciyle anlayabiliriz. Örneğin, bir gün mutlu, ertesi gün üzgün olmamız yaşam kararlarımızda istikrarsızlığa yol açar. Önder APO'nun çözümlemeleri ise tarihten günümüze olayları birbirinden koparmadan, bir bütünlük içinde yorumlar. Bunun nedeni, Önder APO'nun kişiliğini sistemin tüm kalıplarından ve zihniyetinden arındırmış olmasıdır.
Bu konuda Marx'ı da örnek verebiliriz; Marx tarihi inceler ve özgürlük talep eder ancak tarihsel aşamaları birbirinden kopuk ve zorunlu birer durak gibi ele alır. Oysa tarih, bir daire gibi birbirine bağlıdır. Önder APO bu doğrusal görüşü eleştirerek "Dün bugündür, bugün ise gelecektir" demiştir. Zaman ve mekan arasındaki bağ çok önemlidir. Varoluşun olduğu yerde zaman vardır. Varoluşun olduğu yerde değişim de olmalıdır. Evrendeki her şey madde ve enerjiyle başlar; değişim ve dönüşüm sonucu gelişir. Bu değişim, zamanın tanımlanmasına olanak tanır. Akış yoluyla varoluş kazanılır; değişimin olmadığı yerde varoluş da yoktur.
Bu değişimler hem fiziksel hem de zihinsel olmalıdır. Fiziksel koşullar değişse de zihniyet değişmezse o değişim anlamsız kalır. Tüm canlılar bir oluşum sürecindedir ancak insanlar bazen zihinsel bir duraklama yaratarak değişimi durdurur. Varoluşumuzu bilgi düzeyine ulaştırırsak gerçek yaratılış başlar. Bilgi ile varoluş birleştiğinde bilim gelişir. Bir konu hakkında bilgi yoksa onun mücadelesi hedefine ulaşamaz. Toplumda milyonlarca insan vardır ama herkes aynı varoluş bilincinde değildir. Bu nedenle varoluş ve bilginin aynı hedef doğrultusunda hareket etmesi gerekir. Kendimizi tanıdığımızda evreni de tanıyabiliriz; evreni tanımak kişinin kendini tanımasına bağlıdır.
Önder APO zaman için beş aşama tanımlar: en uzun, uzun, orta, kısa ve en kısa zaman. "En uzun zaman" genel sosyolojiyi kapsar; "uzun zaman" ise dördüncü buzul çağından bugüne toplumun temel kültürü olarak yerleşen dönemdir. Feodalizm ve uygarlıklar bu uzun dönemde yer alır. Uzun vadeli bakış açısı, toplumun hafızasıdır. Yaratılan tüm kültürel değerler toplumun hafızasını oluşturur. Önder APO tutuklandığında "Yalnız değilim" demiştir; bu, toplumun hafızasının onunla olduğu anlamına gelir. Hafızasını korumayan bir varlık, kimliğini de koruyamaz.
Kapitalist kültür, toplumu yönetmek için önce hafızasına saldırır ve gerçekleri çarpıtır. Bu saldırı, gençleri sistemin çıkarlarına göre şekillendirme silahıdır. Önder APO ayrıca toplumun siyasetine ve etiğine dikkat çekmiştir. Siyaset, toplum için düşünmektir; etik ise bu düşünceyi toplum yararına kullanmaktır. Siyaset ve etik aynı eksende çalışır.
Uzun vadeli bakış, aynı zamanda "oluşum sosyolojisi"dir. Bu aşamada Önder APO, insan eliyle inşa edilen her şeyin yine insan tarafından yıkılabileceğini söyler; medeniyet ve devlet bunun örneğidir. Kısa ve orta vade ise ekonomik krizler veya kazalar gibi belirli zaman dilimlerine hapsolmuş olayları tanımlar; bunlar tarihin bütününü kapsamaz. "En kısa zaman" ise "özgürlük sosyolojisi" yani "öz-inşa" anıdır. Bu, yaratıcılık anıdır. Kişi kendini yeniden yarattığında, bu onun özgürlük anı olur.
Özgürlük sosyolojisi taklidi reddeder; taklidin olduğu yerde yaratıcılık biter. Önder APO, toplumun hizmetine sunulan yaratıcılığın özgürlük olduğunu belirtir. Peygamberlerin çıkış süreçleri de birer kölelik dönemiydi; bu yüzden onların yeni bir yaşam vizyonuyla ortaya çıkışları yaratıcı bir eylemdir.
Son olarak Önder APO, beşinci dönemi "astronomik dönem" olarak tanımlar. Astronomi, evrenin ve güneş sisteminin oluşumunu inceler. Bunları bilmek günümüzü anlamak için kritiktir. Mevcut bilim otoriter bir yapıdadır; buna karşılık Önder APO bizlere "Jineoloji" (Kadın Bilimi) adında bir alternatif sunmuştur. Kadın bedeni ve doğası evrenin işleyişine benzediği için Jineoloji, araştırmalarına astronomik gerçekleri de dahil eder. Özetle; araştırma ve aydınlanma geliştikçe hakikate ulaşmak bir yaşam biçimi haline gelir.
Devam Edecek…


