Zaman kimine göre göreceli, kimine göre statiktir; ya da döngüsel olduğuna dair birçok belirleme ve tespit mevcuttur.
Ya da zamanı geometrik dilimlere bölerek anlaşılır kılmaya çalışırız: 365 gün, 4 mevsim... Her otuz günü aya, yedi günü haftaya, 24 saati bir güne, bir saati 60 dakikaya, saniyelere ve hatta saliselere bölerek; çağlara, asırlara, milatlara, hicretlere, Aztek takvimlerine ve dönemlere sıkıştırıp anlatırız. Kimi zaman da "an"a; andaki oluşuma, değişime, olgu ve olaylara sıkıştırıp ifade ederiz. Hepsinin de kendince gerçeklik payı çoktur. Bu da insanın anlam arayışının bir sonucudur; insanın ilk oluşumundan bu yana "neden" sorusuna mana aramasının neticesidir.
Zaman belki de hakikatin kendisi değildir; fakat ona ulaşmada bir yöntem, bir metottur. Bu bağlamda her ulusun, milletin, azınlığın ve etnisitenin kendine has acılarını ve sevinçlerini ifadelendirdiği bir zaman aralığı vardır. Bazı zaman aralıkları ise evrenseldir; bütün insanlık için anlam yüklüdür. Ya kutlanır ya da kınanır. İnsanlık; aile, klan, kabile, aşiret ve ulus formlarına girmeden önce de ilk icatlarında, sevinçlerinde, korkularında ve tapınmalarında bazı zaman dilimlerini kutlar, sevinçle karşılar, anar veya yas tutar. Familyaların mezarlarına bıraktığı çiçekler, aletler ve desenler bunun yansımasıdır. Zamanla bu merasimler ve toplanmalar kültür halini alır. Belki de insanlık tarihinin en otantik halkı olan Kürt toplumunun sosyolojisi, coğrafyası ve tarihi araştırıldığında birçok yeni bulgu ortaya çıkacaktır.
İktidarcı devlet sistemine geçmemiş, çatallaşan tarihte sürekli demokratik, ahlaki-politik toplum geleneğinde yer almış ve öncülük etmiş bu toplum, sürekli saldırılara maruz kalmış; ortaya çıkardığı değerler, anlayışlar ve zihniyet yapısı inkâr edilip yok sayılmıştır. Kültürüne, geleneğine ve hatta varlığına saldırılıp imha edilmek istenmiştir. Tüm uygarlık temsilcileri bu coğrafyaya, bu coğrafyanın insanına ve icatlarına yönelmişlerdir. Yani bu hakikat; kralların, imparatorların ve komutanların atlarının nalları altında çiğnenip yok edilmek istenmiştir. Fakat hakikat olan daimidir. Yıpranır, zorlanır, toprağa fazla gömülür ama yine de esas rüzgârlarla su üstüne çıkar. Doğan güneşle karanlıklar yırtılır ve gölgeler aralanır. Önderliğimizin “Tarih günümüzde, biz tarihin başlangıcındayız” tespiti, insan zihniyetinin yalana karşı verdiği savaşta en büyük silahıdır. Bu perspektifle bakıldığında dünü anlar, bugüne mana katar ve yarına özgür anlar sığdırabiliriz.
Kürt halkı ve toplumu, her ne kadar ilklerin mucidi, geçmiş tarihin ve özgür yaşamın icatçısı olsa da; yakın zamandaki son iki yüz yıllık tarihinde sürekli inkâr ve imha politikalarına maruz bırakılıp yok sayıldı. "Var mı, yok mu?" tartışmalarına konu oldu. İnsanlığa yaptıkları hizmetler ya başkalarının ismiyle anıldı ya da yakılıp yıkılarak yok edildi. Bu kültürel soykırıma karşı çıkan oluşumların ya da kişilerin direnişleri hep yenilgiyle sonuçlandı. Muazzam bir zenginliğin yerinde yeller esmeye başladı. Ortalık yalanın ve hilenin atmosferine dönüştü. Korku, çaresizlik ve oto-asimilasyon, kendini inkâra dönüştü. Kendi değerleri, egemen güçlere sadece nefes alma uğruna sunuldu. Ortada kocaman bir hiçlik bırakıldı, bir toplum soykırıma tabi tutuldu. Başkaldırıların temel dayanaklardan yoksun oluşu, hazin sonu hızlandırdı. Artık ne bir ideoloji, ne paradigma, ne ütopya, ne taktik, ne strateji, ne tarih bilinci, ne de doğru argümanlar ve amaçlar kalmıştı; en mühimi de gerçek anlamda önderlik yoksunluğu ve öncüsüzlük trajediyi beslemiştir. Kürtler, "hayali Kürdistan"da meftundu ve üstü betonla kapatılmıştı.
Ve artık takvimler, saatler ve anlar 4 Nisan'ı gösteriyordu. 1948’de; yani nisan ayında... Tohumun tomurcuklandığı, kardelenlerin karı yardığı, ovaları gelinciklerin sardığı, beyaz karın eridiği, badem çiçeklerinin yeryüzünü gelinlik gibi beyaza boyadığı o en yaratıcı ayda. Doğum sancılarının başladığı, kuş cıvıltılarının dört bir yanı coşkuya boğduğu, güneş ışınlarının teni ferahlattığı, yemyeşil çimenlerin toprak anayı sardığı, toprağın suya doyduğu, pınarların ve kaynakların gökkuşağıyla buluştuğu o mevsimde... Hayvanların bereketi en taze haliyle tattığı; göze, dile, yüze, tene ve ruha güzelliklerin nakşedildiği nisan ayında, Riha Halfeti’nin Amara köyünde; Üveyş diye asi, onurlu, gururlu ve başı dik bir ananın rahminden bir rahmet doğmaya yüz tutar. Sancılar içinde, bulgur bulgur ter döken Üveyş ananın alnından akan terler, kurumuş nehir yataklarından sel gibi taşarak döşeğe uzanır; sancılar peşi sıra birbirini kovalar.
Artık bir doğumun zamanı gelmiştir. Evet; efsanelerde, mitolojilerde, öykü ve masallarda olduğu gibi o gün şimşekler çakıp yeri göğü sarsmadı. Kara bulutlar semaya dalmadı, sular durulmadı, zaman durmadı. Volkanlar eteklerine akmadı, tarlalara çekirgeler dolmadı. Mahzeni ateş almadı, mezar taşları yerinden oynamadı. Güneş tutulmadı, tanrılar panteondan kaçışmadı, tanrıçalar halaya durmadı. Tokmaklar davulun derisine vurulmadı, ordular esas duruşa geçmedi. Balıklar denizden taşıp sepetlere dolmadı, Mesihler bugüne dair kehanette bulunmadı. Çünkü 4 Nisan, "yapılmayanın" değil, "yapılacak olanların" habercisiydi. Ölüm sessizliğine bürünmüş, inkâr ve imhaya uğratılmış bir toplumda; her şeyine el konulmuş, yağmalanan ve talana gebe bir ülkede, fakir bir ailede doğuyordu. Dokuz ay ana karnında beklemiş olan, sıradan bir ailede, sıradan bir zamanda dünyaya geliyordu. Sıradışılığı doğumundan sonra olacaktı.
Gözlerini kanla, acıyla, açlıkla ve zorlukla açacaktı. Gözlerini açtığında zavallı bir baba, isyan yüklü bir ana, normal bir ağabey ve iki abla görecekti. Umutsuz bir halk, sahipsiz bir ülke ve öncüsüz bir toplum... Çaresiz bir aile ve yanılgılarla, dogmatik kalıplara hapsolmuş bir köy gerçeğine gözlerini açtı. Bu bitmiş topluma doğduğunda, ona sadece "kırıntılar" kalmıştı. İğneyle kuyu kazar gibi çalışmalıydı. Kaderi sanki çizilmişti ve karşı çıkmak çok zordu. Ya kaderi kabullenecek ya da büyük yalnızlıkları göğüsleyecekti. O ise doğduğundan beri bir sevgi yumağıydı. Taşı, toprağı, ağacı, suyu, insanı, dostlarını ve yaşamı seviyordu. Sevgisi aşk derecesindeydi ve ona fedakârlığı dayatıyordu. Sevgisi, haksızlığı asla kabul etmeyecekti. Kadına, komşularına, toprağına ve geçmişine dört elle sarıldı. "Dağ delisi" denilecekti ona. "Kavgacı" denilecek, "Kimseye Abdullah gibi bir evlat verilmesin" diye beddua edilecekti. Aileler çocuklarını ondan saklayacak, annesi onu dize getirmeye çalışacak ama o yılmayacaktı. Direnecekti. Gerilikleri ve verili alanı kabul etmeyecekti.
4 Nisan'da doğan bahar gibi, insanlığı sarmak isteyecekti. Karanlıkların üzerine bir nisan sabahı gibi doğacaktı. Ölüm uykusunda uyuyanı uyandıracak, tüm prangaları kıracaktı. Demir parmaklıkları parçalayacak, kararmış ruhlara ışık tutacaktı. Çöllerin kuraklığına yağmur olup yağacaktı. İnsan olacak, özgür olacak, çocukluk hayallerine ihanet etmeyecek, "heval" olacak, Kürt olacaktı. Ezilenin yanında, ezenin karşısında duracaktı. Buna ömrünü adayacaktı. Eşitliği kabesi yapacaktı. Bu uğurda arayışları bitmeyecekti; Zerdüşt’ü, Mazdek’i, Sokrates’i, Bruno’yu, İsa’yı, Hallac-ı Mansur’u, Babek’i ve Spartaküs’ü dost edinecekti. Kendini yaratıp kendini bilecek, kendini bilenlerden ordular yaratacaktı.
Kimileri için sıradan bir gün olsa da 4 Nisan; Kürt halkı ve ezilen uluslar için kendini tanıma ve eylemsel kılmanın miladı niteliğindedir. Çünkü böyle bir günde doğan kişi, tüm zorluklara ve imkânsızlıklara göğüs gerip mevcut olanı kabul etmeyecek; Anka kuşu misali kendi küllerinden doğup göklere yükselecekti. Bugün doğan, tüm geriliklere kafa tutacak; ezilen, inkâr edilen ve yok sayılana özgürlük yolunda ışık tutacaktı. Ve evet, bugün doğan büyüyüp serpilir. Kendini tanır tanımaz, filozoflara has kuşkular içini kemirir. Her şeyin oluşumunu, nedenlerini ve sonuçlarını düşünmediği bir anı olmaz. Herkes gibi pes etmez; tam bir hakikat avcısıdır. Tabuları dinlemez fakat toplumun etik değerlerine büyük saygı gösterip takipçisi olur. Kuşkularının yarattığı arayışlar onu herkesten farklı kılar. O da sıradan bir nefer olmayı kendisine asla kabul ettirmez. Bin yılların topluma dayattığı sistem kalıplarına kafa tutar. Anasıyla didişir, babasıyla kavga eder. Ninesinin otoritesine boyun eğmez. Ailesinin düşman bellediği Hasan ile arkadaşlık yapar. Erken yaşta evlendirilen kız çocuklarına karşı öfke dolar. Kızları da oyunlarına katar. Başlık parası gibi geri uygulamalara, kadının mal gibi satılmasına kin besler. Fakat emekte herkesle yarışır; çalışkandır, eğitimde başarılıdır, kolektiftir.
Cevap bulamadığı arayışları ve soruları dağ gibi birikir. Lakin ne toplum ve aile bilgileri, ne din, ne de okulun verdikleri sorularına cevap olamaz. Cevaplarına büyük şehirlerde ve akademik kürsülerde de ulaşamaz. Siyasi oluşumlara bakar, okur, gözlemler ama yine de tatmin edici bir yanıt bulamaz. Okuduğu "Sosyalizmin Alfabesi" kitabıyla yeni bir güne adım atar. Sosyalizm ve sosyalist teori, ona yepyeni bir ufuk açar. Sosyalist düşünce ve "Kürtlük", arayışlarının temeli olacaktır. Tarih ve gelecek, 4 Nisan'da doğanda somutluk kazanıyordu. Sosyalist düşüncenin Türkiye'deki genç kahramanları ona ilham veriyor, Kürtlerin haklılığı güç veriyordu. İbrahimlerin yurdundan, yani lanet ve kutsallığın diyarından, İsa gibi bir "Roma yolculuğu" başlamıştı. Etrafında toplanan havariler misali arkadaşlarıyla, "küçük filozofluktan" "Spartaküsvari" bir direnişe geçiyordu. Artık ezilenlerin pusulası "Apoculuğu" işaret ediyordu.
Kırk milyon nüfusu, dört parçaya bölünmüş ülkeyi; inkâr ve imhanın sindirdiği Kürt ve Kürdistan üzerindeki betonları parçalamış, kuruyan dalı yeşertmişti. 28 defa bastırılan haklı direnişler, bir Newroz gününde, Ankara Çubuk Barajı’nda 29. ve en görkemli hareket olan PKK olarak filizleniyordu. Ve bu, "İkinci 4 Nisan"dır. İkinci doğum da tüm doğumlar gibi sancılı, zor, meşakkatli hatta kanlıydı. Ona özgürce nefes alma hakkı tanımayanlara karşı bilinçli, sabırlı ve hesaplı bir şekilde mücadele edecekti. O, saman ateşi değildi; bir atımlık barut da değildi. O, çağdaş bir Spartaküs'tü. Amaçları, araçları, taktik ve stratejisiyle Kürt tarihinde hiç yapılmayanı yapıyordu. Önceki isyanların başaramadığını uyguluyordu. Yenilgilerin sebeplerini ve zaferin imkânlarını meydana seriyordu. Düşman her yönden ve her yöntemle saldırıyordu. O ise kuşkularını heybesine koyarak hicret yolculuğuna başladı. Beka ve Şam derken; peşi sıra kitlesel bir halkı ve binlerce gerillayı etrafında toplayıp eğiterek onlara mücadele imkânlarını sundu.
T.C. devleti ve ordusu tarihte ilk kez böyle bir dirençle karşılaşıyordu. Ancak dünya hegemonyasını arkasına alan 36 devletlik uluslararası bir komployla, eşi benzeri olmayan bir saldırı başlatıldı. Önderliğin çözüm arayışıyla Avrupa’ya gelişiyle büyük komplonun startı verilmişti. Yunanistan, İtalya, Rusya ve Kenya derken tutuklanıp Türkiye'ye teslim edildi. İmralı Adası'ndaki esaret koşullarına; nemli havaya, imkânsızlıklara, tasfiye ve idam dayatmalarına, zehirlenme iddialarına ve her türlü psikolojik saldırıya rağmen, 4 Nisan'da doğan o irade, tüm deneyimlerinden yola çıkarak uçurumun kenarında kanatlandı. "Öldürmeyen acı güçlendirir" sözünü doğrularcasına, şahsında yeni bir karakter ortaya çıkardı. Tanrılardan ateşi çalıp insanlığa dağıttığı için Kaf Dağı'na zincirlenen ve her gün ciğerini kartallara yediren ama kendini hep onaran Prometheus olmuştu.
4 Nisan'da doğan, en güç koşulları bile büyük bir mücadele alanına çevirip fikirleriyle sisteme karşı alternatifler yarattı. Demokratik sosyalizm bilinciyle devrim imkânlarını gün yüzüne çıkardı. Sadece Kürtlerin değil; özgürlük, eşitlik ve adalet arayışındaki tüm insanlığın öncüsü oldu. Kimsenin cesaret edemediği konulara değindi; bütünlüklü düşünen, zihniyet devrimini gerçekleştiren bir liderlik sergiledi. Ahlaki-politik bir toplum yaratma paradigmasını tüm insanlığa mal etti. Kuantumdan kozmosa, felsefeden eyleme kadar her alanda; yedi kıtada her renkten ve ulustan insana hitap etmektedir. Dinci, milliyetçi, cinsiyetçi ve pozitivist anlayışlara karşı savaş açmış; sosyalist, feminist, komünist ve anarşist kesimler için hakikatli bir rota belirlemiştir.
2026 yılı itibarıyla, bu insanlık Önderliğinin 77 yıllık tarihine büyük direnişler ve imkânsızlıklar sığdırılmıştır. Her şeye rağmen insana ve insan vicdanına olan umudu tükenmemiştir. Her anını anlamlı yaşamış, sıradanlığa büyük öfke duymuştur. Kendini adeta bir fedaî gibi toplumuna adamıştır. İliklerine kadar kendini halkına adamış bir kişiye aynı şekilde karşılık vermemek düşünülemez. "İnsan ektiğini biçer" fikriyatı burada karşılığını bulur; nitekim uluslararası komploya karşı dört parça Kürdistan’da, 7’den 70’e herkes “Güneşimizi Karartamazsınız” şiarıyla etrafında ateşten bir çember oluşturmuştur. Bu dalga, "Bijî Serok Apo" sloganıyla tüm dünyayı inletmiş ve toplum kitlelerini meydanlara dökmüştür.
Tarihte en büyük sorunu "önderliksiz kalmak" olan Kürt halkı, ilk kez bu nitelikte bir önderliğe sahip olmanın bilinciyle 4 Nisan’ı kendi doğum günü, varoluş günü olarak görmüştür. Yaşam felsefesinde ölmek ve öldürmek değil, yaşamak ve yaşatmak olan bir önderliğin doğum gününde ağaç dikilmesi gelenek haline gelmiştir. Bu, ekolojik ve kadın özgürlükçü paradigma ile doğrudan bağlantılıdır; bozulan doğa-insan dengesine bir cevaptır.
Önderlik, doğuşunu üç aşamada ele almaktadır:
- Birinci Doğuş: 4 Nisan’da fiziksel olarak dünyaya gözlerini açması.
- İkinci Doğuş: Sosyalizm bilinciyle tanışması, partileşme, ordulaşma ve mücadeleyi dallandırma süreci.
- Üçüncü Doğuş: İmralı koşullarında, AİHM savunmalarıyla ilan ettiği paradigmasal doğuş; yani zihniyet devrimi.
Bu üçüncü doğuş, 5 bin yıllık erkek egemen zihniyetin yarattığı kalıpları yerle bir etmiştir. Kapitalist moderniteye karşı Demokratik Modernite paradigmasını geliştirmiştir. Bu çıkış sadece Kürt halkına değil, tüm ezilen kesimlere mal olmuştur. "An değil tarih, birey değil toplum" belirlemesiyle halk kendini Önderlikte, Önderlik de kendini halkta görmüştür.
Önderlik, son görüşme notlarında “Bir sosyalist gibi yaşıyorum” diyerek nasıl yaşanması gerektiğine vurgu yapmıştır. Sosyalist yaşam; mütevazı olmalı, tasarruf ve emek kültürüne dayanmalı, konformizme geçit vermemelidir. "Bir hırka bir lokma" felsefesiyle zamanı doğru kullanmayı gerektirir. Yürürken düşünen, düşünürken yürüyen, her anını toplum yararına disipline eden bir yaşam... En büyük tasarruf, zamanın dolu harcanmasıdır. Sosyalistin amaca bağlılığı, dünyanın en zor koşullarında bile kendini yenilemesini sağlar. Bu sayede Önderliğin morali ve inancı zerre sarsılmamış; ilerleyen yaşına rağmen sağlığı ve dinamizmi korunmuştur.
Bu hakikati kendimize esas alırsak, başaracağımız şeyler çok büyüktür. Bu 4 Nisan yıl dönümü, salt bir kutlama değil; yüklediği deneyimlerin ışığında insanca yaşamaya varma günüdür. Yoksa sıradan bir canlı gibi doğup büyüyüp ölmek kaçınılmaz olur. Bizim farkımız öncülükte, emekte, düşüncede ve eylemde olsun. Yaşamımız da ölümümüz de milyonlara ibret olsun.
Bu 4 Nisan'ı; Önderlik yolunda birer savaşçı ve takipçi olarak, yaşamı dolu dolu yaşayarak karşılayalım. Başı dik ve gözü pek bir şekilde; Mazlumca, Zilanca, Kemal Pirce ve Saraca yaşayıp yaşatalım. Bu duygu ve düşüncelerle 4 Nisan'ı kutluyor, özgürlüğe doğru yol alıyoruz. 2026-2027 yıllarında Önderliğimizle özgürce buluşmak umuduyla herkesin 4 Nisan'ını kutlar, sonsuz başarılar dilerim.
Gerillanın Kaleminden…


