Her şeyden önce kadın kurtuluş ideolojisinden bahsetmek gerekiyor. Biz bu ideolojiyi yaratma peşindeyiz. Böyle sıradan bir iki olay, bir iki eylemle yorumlamakla bu işin altında çıkılamaz. Çok yoğun bir biçimde Kadın kurtuluş ideolojisinin gelişimi sağlanmadan, her şey kendini kandırmaktan öteye gidemez. İnanıyorum ki, çok ciddi bir kadın kurtuluş ideolojisine ihtiyaç var.
Bu, salt cins kurtuluşu anlamında bir ideoloji değildir. Sosyalist öğretinin, hatta toplumun bilimsel analizinin bizi getireceği bir noktadır ve kadın eksenli bir kurtuluş ideolojisinin büyük önem taşıyacağını önümüze koyacaktır. Şahsen daha çok üzerinde yoğunlaştığım hususlardan birisi de budur. Şüphesiz bu feminist bir yaklaşım değildir. Zaten ben kendim bir kadın değilim. Ama kadın boyutlu, kadın eksenli bir düşünceyi, giderek bir ideolojiyi ve buna dayalı bir örgütlenmeyi geliştirmeyi oldukça önemli bulmaktayım. Savaş sorunlarına çözüm getirmekten tutalım, özgürlüğe dayalı bir barışı mümkün kılmaya kadar böylesine bir ideolojik gelişmeye ihtiyaç vardır. Şimdiye kadarki tüm ideolojiler erkek damgalı, erkek ağırlıklı ideolojilerdir. Şüphesiz bunun sınıf ve emperyalist sömürgeci boyutu vardır, ama çok çarpıcı bir biçimde erkek egemenlikli boyutu da vardır. Bunu hiç kimse inkâr edemez. Her ne kadar topluma hâkim olan erkek egemenlikli yaklaşım, yüzyıllardan beri bunu sürekli gizlemişse de, bilime biraz saygısı olanın, kadının kurtuluşuna, dolayısıyla çok sıkı bağlantılı temelde de bir halkın kurtuluşuna yüksek ilgi duyan birisinin bunu görmemesi mümkün değildir. Dolayısıyla düşüncesinde de kadın eksenli bir ideolojinin yaratılması gereğini önemli görür.
Diğer komünist ve sosyalist önderliklerde bu, az çok işlenmiştir, ama oldukça sınırlıdır ve erkek egemenlikli anlayışları aşamamıştır. Bizzat kendi yaşamlarında da esas itibarıyla mevcut aile içindeki egemenlik anlayışının çok ötesine geçememişlerdir. Bu, sosyalizmin de bir eksikliği olarak düşünülebilir. Bizim burada dile getirmek istediğimiz daha farklıdır. Bu, zorlama bir ideoloji değildir. Tarihin ilk toplumsal örgütleniş aşamasında ideoloji esas itibarıyla kadın eksenlidir. Örneğin, büyük İştar tanrıçası vardır. Dilimizde Star, Stêrk, yıldız anlamına gelir ve bu ilk tanrıçadır. Aslında ilk tanrı, tanrıçadır. Erkek tanrıları daha sonra çıkmış veya tanrılar daha sonra erkek tanrıları biçiminde kendilerini ortaya koymuşlardır. Tabii bu da kadının üreticiliğiyle oldukça bağlantılıdır. Kısaca kadın ideolojisi aslında bir sosyal ideolojidir, salt cins ideolojisi değildir. Eğer bu sorunlara bu çerçevede yaklaşırsak; ilkesel, ideolojik boyutlu şimdiye kadar ki bütün yaklaşımları, bütün ideolojileri, dolayısıyla onlara dayalı ekonomik, kültürel, siyasal ve askeri örgütlenmeleri gözden geçirmek gerekecek. Çünkü erkek egemenliklidir, dolayısıyla savaşı, eşitsizliği ve baskıyı içerir. Bu da cinsin düşüşünü beraberinde getirir. Cinsin düşüşü de yaşamın düşüşü demektir. Yaşam da düştükten sonra -ki, kadın boyutunda bu çok çarpıcıdır- cinsin tutsaklığının bütün toplumu tutsaklığa doğru götürmesi çok çarpıcıdır. Genelde toplum kaybeder ve azgın savaşların yolu baştan sona kadar açılmış olur. Nitekim Türkiye’de bugünkü savaşın çok azgın bir karakterde gelişmesinin sınıfsal özü ve emperyalizmle bağlantısı vardır, ama çok şoven hâkim bir erkek anlayışıyla da bağlantısı çok somuttur. Bu nedenle, "zamanı değildir, daha sonra olabilir" biçiminde bir yaklaşım son derece hatalıdır. Herhangi bir devrimci akıma, hatta herhangi ciddi bir sosyal faaliyete girişmek istiyorsak, giderek kadınlık boyutunu esas alan bir ideolojik faaliyete şiddetle ihtiyaç vardır. Ben bunu burada fazla açmak durumunda değilim, zaten yeri de burası değildir. Kadın günü dolayısıyla kavram olarak bunu ortaya atıyorum.
İkinci bir husus, şüphesiz bununla bağlantılıdır, bütün erkek ağırlıklı örgütlenmeleri, elbette yoğun bir eleştiriye tabi tutmak gerekecektir. Sadece eleştirmek değil, bunları giderek aşmak gerekecektir. Başka türlü savaşın sonu da gelmez, barış da olmaz. Bütün militarist örgütlenmeler yüzde yüz erkeğin damgasını taşırlar. Orada tek bir kadının yeri, tek bir kadının dili, yüreği yoktur ve bunlar tepeden tırnağa zorba örgütlerdir, şiddet güçleridir. Dikkat edilirse, kadının en az olduğu veya hiç olmadığı bu yerlerdeki mekanizma, şiddetin korkunç düzeyde geliştirildiği sistemdir. Bu da görüşümüzü doğruluyor. Erkek egemenliğinin en fazla girişken olduğu kurumlar, başta militarist kuruluşlar; demek ki müthiş savaş araçlarıdır. Yani barışın ve yaşamın karşıtıdırlar.
Eğer kadının kurtuluşunu istiyorsak, erkek egemenlikli ideolojilere dayalı kurumları şiddetle eleştirmek gerekecek. Bunun önemli bir parçası da ailedir. Ailede, erkek egemenlikli bir kuruluştur. Ben burada yine fazla açmak istemiyorum, ama bizim için bu sorun çok önemli, özellikle Kürt toplumu açısından aile, mutlaka gözden geçirilmesi gereken bir kurumdur. Bana göre aile, esas itibarıyla erkeğin ve kadının düşüşünün en tehlikeli bir biçimde gerçekleştirildiği dipsiz bir kuyudur. Ne kadar düştüklerini ne kadar derine, karanlığa daldıklarını bilmezler. Bütün emperyalist sömürgeci sistemlerin ve yine bütün özel savaş sistemlerinin kendisini gerçekleştirdiği zemin ailedir. Bunu şiddetle gözden geçirmek ve eleştirmek gerekiyor. Bu demek değildir ki, kavram olarak tamamen aileyi inkâr ediyoruz. Gerçekleşmiş olan aileyi inkâr ediyoruz veya aşmak gereğinden bahsediyoruz. Böyle bir kavram önem taşıyor.
Aile içinde diktatörlük, mülkiyet, kadının her türlü haktan-hukuktan yoksunluğu, acıları ve oldukça hor görülmesi vardır. Fiziki olarak her şeyden önce bitirilmesi vardır, herhangi ciddi bir talebi yoktur. Bunun için kadın duygusallığından bahsedersiniz. Bütün bu koşullar böyle olursa tabii ki kadın, bağlanacak ve sadece duygularıyla yaşayan bir varlık olur, bu da insan haklarına karşı en büyük saygısızlıktır, en büyük saldırıdır. Bu nedenle kadının kurtuluşundan bahsetmek istiyorsak, onu boğan aile kurumunu çok ciddi bir eleştiriye tabi tutma gereği vardır.
Biz Kürt sorununu çözmeye çalışıyoruz. Aynı zamanda savaşçılarımızla da ilgileniyorum. Savaşıyorlar -analar da bunu dile getiriyor- ama kolay şehit düşüyorlar, bunu önlemek istiyorum. Fakat bu durum karşısında çare, anaların yaptığı gibi ağlamak değildir. Neden bu duruma düşüldü, bu gençler beklenmedik bir biçimde neden şahadete gidiyorlar? Bunu çözmem gerekir. İşte bunu çözmek istediğimde maalesef bu gençlerin yetiştirilme tarzına değinmek zorunluluğunu duyuyorum.
Aile içindeki yetişme tarzı, bugün bu kişilikleri bir çırpıda imhaya götürüyor. Tabii ki bu büyük bir acıdır. Bir ana, bir oğlu veya kızı için ağlıyor, oysa benim dağ gibi binlerce yoldaşlarım var. Bunları sadece yürekte yaşatmak da yetmiyor, bunları beyinde çözmek ve ömürlerini uzatmak gerekiyor. Bu çok büyük bir sorun. Bunun içinde erkeği bu kadar bitik, bu kadar zayıf kılan nedir? Düşünemiyor, bunun ötesindeki tehlikeyi göremiyor. Bunu biraz aile ile bağlantılı kılıyorum. Bir savaş ihtiyacını çözebilmek için bunu yapıyorum. Burada daha birçok husus var. Benim derdim şüphesiz tüm aileleri kurtarmak değil veya hepiniz gelin ailelerinizle birlikte savaşa katılın demek de değildir. Bu mümkün de değil, gerekmiyor da. Ama kavramı, öncüyü geliştireceğiz, öncü kadını ve erkeği ortaya çıkaracağız.
Benim yaşama saygım var. Zaten yitirmediğimiz en büyük özelliklerimizden birisi yaşama olan saygıdır, ancak bunu yapabilirim. Benden daha fazla bir şey istenmemesi gerekiyor. Kadınlar çok büyük fedakârlık yapıyor ve inanılmaz derecede bağlılık gösteriyorlar. Yine en büyük fedai, kadınlardan çıkıyor. Kendilerini nasıl yaktıklarını, bize dayanarak çok çarpıcı bir biçimde gösterdiler. Ve en az kaçan yine kadınlardır. Buna rağmen bunlar yetmiyor. Bu bağlılık beni de çok zorluyor. Yapabileceğim, gerçekçi bir tarzda biraz daha kadını güçlendirmek olacaktır. Kadını güçlendirmek derken ideolojisini geliştirmekten bahsediyorum. Özgün örgütünü geliştirsek de bütün bunlar yetmiyor. Kadının eksikliğini giderelim, hatta fiziğini geliştirelim diyorum, ancak bu da yetmiyor. Erkek ne olacak diyorum.
Erkeği nasıl geliştirelim? Bu da ikinci bir belayı başımıza açma anlamına geliyor. Bunlar da savaştır, aşk dediğim olay da budur. Kürt’ü başka türlü yaratmıyoruz, çünkü Kürt zavallıdır, en ağası, beyi işbirlikçidir, maşadır. Sözüm ona en iyi erkek iğrenç bir bürokrattır, her şeyi beş kuruşa satandır. Gerisi bizim gibi insanlardır. Bizden de ancak bu kadar çıkabiliyor. Kürt için de başka bir şey bulamıyorum.
İstanbul’da bazı kadınlar eylem yaptı, düşman da o kadınlara saldırdı. Orada ayrıştırılması gereken nokta, özgürlüğe kalkan kadını bilmesidir. O kadınlara özel olarak saldırmasının anlamını burada yakalayacağız. Kadınların cesaretlerine bile saldırdıklarını biliyoruz. Fakat bunlar bizim için bir şey değil. İşkence bizim için ikinci planda gelir. Aşkın kendisi zaten en büyük acı demektir. Ama bu da bizim için gereklidir. Zorda olsa bulmanız gerekiyor.
Benim bugün dolayısıyla özellikle acılar içerisinde kıvranan ve büyük zorluklar içerisinde boğuşan başta kadınlarımız olmak üzere, onlara verebileceğimiz en değerli armağan; onlara bütün tarihlerinde kaybettikleri özgürlük gücünü verebilecek bir yaşamın kapısını aralamaktır. Yani yaşam umudunu özgürce vermektir. Bu konuda aceleci olmaya hiç gerek yok. Nasıl ki hayatınızı adıyor, bir çırpıda ölmeyi göze alıyorsunuz, o zaman özgürlüğü mümkün kılan bir yaşam uğruna da direnme gücünü göstermelisiniz. Direnme gücü derken, her gün erkekle savaşın demiyorum. Bunun bir dili, sanat dili var. Bunun bir örgüt dili, çekim dili, çirkinliklerini yenme dili vardır. Kendi kadınlığını, kendi kadının güzelliğini yaratma dili vardır. Bir kadın kendini çok yönlü güzel, örgütlü, planlı kılsın, onun hizaya getiremeyeceği tek bir erkek yoktur.
Biz bunu YAJK boyutunda geliştirmek istiyoruz. İki bin beş yüz kişilik bir YAJK gücü, başta bütün PKK erkekleri olmak üzere, bütün toplumdaki erkekleri hizaya getirecektir. Buna güveniyor ve kadına inanıyorum. Kendi kadın yoldaşlarım olarak bunları geliştiriyorum. Bazı alçaklar, “harem kurmuş” diyorlar, onlar çatlasın! Bizim en sevdiğimiz kadınlarımız dağlarda ve çoğu da Zilanlar gibi şahadete gitmişlerdir. Bunlar bizim kadınlarımızdır, ama gerçekten yiğit kadınlardır. Ve biz kadınlarla yaşayacağız, başka kimseyle yaşamayacağız, çünkü biz bu kadınların erkeğiyiz. Ben şunu da bugün dolayısıyla açıkça belirtmekten gurur duyuyorum. Bir kadının değil, böyle kadınların erkeği olmak bana gerçekten gurur veriyor. Kadınlarımız, kızlarımız, analarımız bizi böyle kabul ediyorlar. Bu çok değerlidir. Keşke birçok erkek böyle olabilseydi. Böyle olabilseydiler, bugün yaşam bütünüyle kadınların olabilirdi. Buna şiddetle ihtiyaç vardır. Anaların yüreğini, kızlarımızın tutkularını, umutlarını çok iyi biliyorum. Bildiğim için kendimi bu yaşa kadar bu hale getirdim.
Bir erkek, “kadın yüzde yüz benim olsun, ona vurayım, söveyim” derse, bu bana göre en büyük ahlaksızlıktır ve bu, insan haklarına da büyük bir haksızlıktır. Kadın bu kadar senin oluyor da sen neden onun olmuyorsun? O, yüz de yüz senindir, ama sen yüzde bir bile onun değilsin. Dilini kesmişsen, iradesini kırmışsan, ekonomik olarak o sana bağlıysa, burada zorbalık, basbayağı diktatörlük vardır. Çok zorba, çok eşitsiz, çok saygısız bir erkeği, ben ne yapacağım? Bu erkeği kabul etmeyin diyorum. Bu doğru bir görüştür. Bugün dolayısıyla kadınlarımızdan bunu istemek bana göre iyi bir yaklaşımdır ve bunda ısrar da edebilmeliyiz. Kadını başka türlü güçlendirmek de mümkün değildir.
Kadın güçlenmeden yaşam kurtulamaz. Sürekli, “ben şöyle duyguların sahibiyim” deniliyor. Evet duyguların sahibi olmak gerekiyor, ama kime karşı duygu, nasıl duygular, kim paylaşacak, ötesini bilmiyorsunuz, burnunuzun ötesini bile görmüyorsunuz. Ben de dahil, erkek gerçekliğimizi açık ortaya koyun. Sandığınız gibi değiliz, eşit, özgür kimliğe henüz biz de ulaşmış değiliz. Bu neyle olabilir? Tartışma olmalı, sonuna kadar dilinizi kullanmalısınız, iradenizi pekiştirmelisiniz, ideolojinizi oluşturmalısınız. Bu hakkınızdır. Çünkü, kadın ideolojisi ilkel komünal toplumda egemendir ve güçlüdür. Aslında üretime de dayanır. Şimdi de bunu denemek gerekir.
Bazıları, kadının güçlenmesinden korkuyor. Oysa güçlü kadından korkulmaz, zayıf kadından korkulur. Ancak hasta ve içi boş kadınlar en tehlikeli kadınlardır ve ajandırlar. Bu açıdan içi boş kadınların hepsini objektif ajan ilan etmek gerekir. Egemen sınıfların, sömürgecilerin, işbirlikçilerin ajan güçleridirler. Böyle kadınlığa da şiddetle savaş açmak gerekir. İçi boş bir kadın, ucuz duygularıyla geçinen bir kadından daha tehlikeli bir ajan olur. Düzenin objektif ajanlığından bahsediyorum. Öyle kadınlar düzenin objektif ajanlığını temsil ediyorlar. Tabii ki kadınlar uyanıp örgütlenmezlerse, mücadele etmezlerse bu büyük bir tehlikedir. Bütün kadınlarımızın belli bir iradeye, belli bir mücadele seçeneğine ihtiyaçları vardır. Aksi halde düşmandan daha tehlikeli olurlar.
Bugün kadından yana konuşuyorum. Bu ideoloji gerçekleşirse nasıl olur? Kürdistan söz konusu olacaksa eğer veya ana topraklarda yaşamak en güzeli diyorsak, her şeyden önce kadın ideolojisi topraksız olmaz. Hatta toprağın ekine ve üretime açılması, biraz da kadın sanatıyla bağlantılıdır. Demek ki kadın ideolojisinin birinci ilkesi, doğduğu topraklarda yaşamaktır. Yani günlük deyimle yurtseverliktir. İkinci husus, kadın eğer yaşamda yer bulacaksa, özgür düşüncesi, özgür iradesiyle yaşama katılması gerekiyor. Eğer bu ideoloji gerçekleşecekse, en somut bir ifadesi kadın istediği gibi yaşar ve karar verir. Onun düşüncesine güveneceğiz, onun iradesine saygılı olacağız. Bu ideolojinin vazgeçilmez bir ilkesi de budur. Bu ben bile olsam şunu diyecek; “ben seninle iradem ve düşüncemle yaşayacağım.” Bununla birlikte çok ilkeli, çok projeli ve planlı olacak. Ben kadını bazı avantajlarımla kandıracağım, o da beni kadınlığıyla, ucuz cinselliğiyle kandıracak! İlkede buna yer yoktur. Bunun olabilmesi ve özgürlüğe dayalı bir yaşam paylaşımı için örgütlülük gerekir. Bu da üçüncü husustur. Örgütsüz insan bir hiçtir. İlk örgütlenme kadınla başlamıştır. En çok örgütlenmeyi esas alması gereken güç, kadındır. Erkek belki örgütsüz olabilir veya erkeğin örgütü zaten çoktur. Kadının kendi özgün örgütünü, yani YAJK'ı genelleştirilmesi gerekir. Bütün toplumsal alanlara duyargalarını yayması gerekir. Kadının örgütlü olması gerekiyor. Bunu bir defa kulağınıza küpe etmelisiniz.
Dördüncü husus da örgütlülükle birlikte bütün yaşamınızı mücadeleden ibaret görmeniz gerekir. Çünkü kadın kimliği mücadelesizlikten dolayı dört duvar arasına alınmıştır. Kendisine hamur işleri verilmiştir, basit işlerle oyalanmıştır. Yani boş işler kişiliği gibi bir dayatma içinde bulunmuştur. Dolayısıyla ideolojik politik esaslar başta olmak üzere, örgütselliğe, kültüre, kısacası kendisini güçlendirebilecek her alana ilişkin tam bir mücadeleci olması gerekiyor. Kadının ben örgütçü olacağım, işim gücüm mücadele etmek demesi gerekir.
Bana göre kadınla yaşamanın estetik güzellikle de ilişkisi vardır. Bu da beşinci husustur. Şimdiki yaşamın çirkinlik düzeyinin baskıyla, sömürüyle ilişkisi çok çarpıcı olduğu için, yaşamak isteyen kadının sanatı, kültürü, estetiği göz ardı etmemesi gerekiyor. Fiziğinden tutalım düşünce güzelliğine, hitabından tutalım ruhsal aydınlığına kadar bir estetik kurama, ilkeye bağlı olması gerekir.
Bu beş ilkeyi ve daha da bunun ayrıntılarına girilebilecek maddeler, ilkeler halinde bir yaşamı kendinize esas alırsanız, bana göre en büyük kurtuluş silahını elinize geçirmişsiniz demektir. Kadın günü dolayısıyla vurguluyorum ki, en iddialı bu silahla dize getirmeyeceğiniz hiçbir erkek ve kurum yoktur. Bana göre yaşamın en değerlisi de budur. Bugüne bağlılık, bugüne saygı diyorsak, bu ilkeler temelinde, örneğin bizde YAJK daha da boyutlandırılacak, bir kadın örgütlenmesiyle, onun bu ilkeler temelindeki mücadelesiyle insanlığa ve kirli savaşa karşı en büyük yanıtı vermiş olacağız.
Bir kez daha bugün dolayısıyla, tümüyle özgür kadınlarımızın hizmetinde olduğumu, yine analar ve özellikle savaşan bütün yiğit kadın gerillalarımız başta olmak üzere, mücadele içindeki bütün kadınlarımızın insanı, erkeği olduğumu belirtiyorum. Saygı ve sevgilerimi sunuyorum.


