• Kurdî
  • Türkçe

  

YJA STAR

ANA SAYFA / MAKELE

 

  1. Buradasınız:  
  2. Anasayfa
  3. ÖNCÜLERİMİZ

ŞEHİT BİNEVŞ RÛBARÎ ARKADAŞ’IN ANISINA

PKK yoldaşlığı, özellikle gerilla ortamı sözkonusuyken, emek ile yaratılan bir değerdir, hatta aslında kapitalist sistemin insanın toplumsal değerleri parçalanması karşısında insanlığa ödenilen borcudur PKK yoldaşlığı. O anlamda yoldaşlık devrimci bir eylemdir de. Özgürlük savaşçıları yoldaşlığı emekle eylemsel kılarken de, kendinden ödün verir ve bireysel zaaflarını yenerler. Annelerimiz nasıl çocuğu yetiştirirken kendinden taviz veriyorsa, sevgiyle besliyor ve yaşam ölçülerini onun önüne koyuyorsa, PKK yoldaşlığı da kendini öz ve net haliyle gerilla yaşamında göstermektedir. Bu toplumsallığın en yoğunlaşmış hali özelde kadın gerillalarda görünmektedir. Çünkü düşmanın yürüttüğü bu kirli ve ahlak dışı savaşının karşısında yaşamı ve onun uğruna verilen savaşı da güzelleştiren kadın mücadelesidir. Çünkü kadının özü paylaşımcıdır, eşitliği ifade ediyor. Bunun en somut ve gerçek hali ise anne emeğinde görülmektedir. Bireyciliğin karşısında kendini şartsız ve hesapsızca çocuğu için her gün bütün hücreleriyle feda etmesi, aslında devrimci bir duruştur da. Bu duruşu özümseyen ve kanının son damlasına kadar savunan gerilla fedailerinden biri de Binevş Rûbarî idi (Samiye Oso). Kendisi bir 1988’de özgürlük hareketiyle tanışmadan önce bir anneydi. Fakat Binevş’in anneliği hiçbir zaman kendi çocuğuna karşı olan sorumluluğuyla sınırlı kalmamıştı. Aynı sorumluluk duygusunu her zaman zülüm ve baskı altında olan halkına karşı hissetmiş ve bu temelde de özgürlük arayışlarının peşinden gitmiştir. Aslen Efrin’li olan Samiye, Halep’de büyür ve 1988 yılında partiyle tanışır. Belli bir süre toplumsal faaliyetlerde kaldıktan sonra, Samiye yani artık devrimci kadın kimliğini kazanan Binevş Rûbarî, yönünü özgür dağlara verir ve 1994 yılında işgal altında olan savaş alanlarına gider. Yıllarca Zagros’un hemen hemen bütün alanlarında ter döken gerilla Binevş, Önderliğe ve özgürlük hareketine dayatılan tasfiye politikaları karşısında Önder Apo’nun ‘’yarım kalmış özgür kadın projesine’’ tutunarak kadın mücadelesini genişletme ve bu temelde yeni adımlar atma iddiasına girmiştir. Bunun için gerilla Binevş kendisini sonunda Kuzey Kürdistan yolculuğunda bulur ve yeni adımlar atar. Yıllarca ter döken emekçi Binevş bu sefer Dersim’in asi dağlarının hayranlığına kapılır, Dersim’e geçer. Orada kan döker, mücadele eder ve de sonsuzluğa erişir. Savaşın ve mücadelenin en zor süreçlerine şahit olur Binevş Rûbarî, fakat eksikliklere hiç taviz vermeden özgürlüğe tutunur ve kavgaya olan aşkını yoldaşlarıyla paylaşırdı. Yol ve mücadele arkadaşı Binevş Rûbarî’yi şöyle anlatır: ‘’Örgüt içerisinde bir dönemler çok zorlanmıştı. Muhtemelen 2000’li yıllardı. O yıllar onu etkilemişti. Ancak bu durumu kendi önünde engel yapmamıştı. Edindiği tecrübelerden yola çıkarak kendisini yaratmaya çalışıyordu. Ve tabii ki aynısını etrafına da yaymak istiyordu. Ve yer yer tek kalıyordu. Tek kalmalarda geçmişe dalıyordu. Vicdan muhasebesi yapıyordu. Bu, onu olumsuz etkiliyordu. Bunun için bize ‘tek kalırsam yanıma gelin, başka düşüncelere dalışımı engeller’ diyordu. Ancak yaşadıklarını örgüt gücüne çevirmek istiyordu. Şehadeti de biraz böyleydi. Şehadetinde vicdani bir sorumluluk taşıyordu. Şehitlere güçlü bir bağlılığı vardı. Şehadet gerçeğini, ‘Benim için şehit gerçeği manevi güç kaynağı ve bıraktıkları yolla isteklerini gerçekleştirmek için sahip çıkmaktır’ diyordu.’’ Dağlar Özgürlüğün Kayanağının Sembolüdür ‘’Yaşama müthiş bir bağlılığı vardı. Ve edindiği tecrübeleri etrafına da vermek istiyordu. Yine yaşadıkları zorlukları başkalarının yaşamaması için her şeyi yapıyordu. ‘’Düşmanın yarattığı kişilik ile muazzam kavga ediyordu. Kendisiyle kavga ediyordu. Bunu her gün görüyorduk. Yaşamı adeta bu düşman kişiliğini alt etmek üzerine kuruluydu. Yaşadığı bazı sıkıntılar geçmişte oluşmuş ve bunları düşmanın yarattığı kişilik özelliklerine bağlayarak kendi şahsında bin yılların sömürgeci sistemine karşı kavgaya dönüştürmüştü. Bu kavgayı ve savaşı ele alırken de, ‘savaş, kendi kimliğini yaşatmak için en son noktadır. Var olan düşman seni yok etmeyi hedeflemekte ve senin kimliğini korumansa var olma taktiğindir. En çok biksi (BKC) ve kleşe hakimim ve biksiyi seviyorum’ diye de ekliyordu. Ve bunun için eğitime önem veriyordu. ‘Kişiliği sürekli terbiye etmek gerek’ diyordu. Yeni arkadaşlara bu mücadele tarzını öğretmek için her şey yapıyordu. Önderlik kişiliğini ya da Önderlik tarzını yeni yoldaşlarına vermeye çalışıyordu. Bunun en iyi yerinin dağlar olduğunu söylüyordu. ‘Dağlar özgürlüğün kaynağının sembolüdür’ diyordu.‘’ O, Aynı Zamanda Bir Anaydı ‘’Binevş arkadaş aynı zamanda bir anaydı. Ana şefkati vardı. Ancak bu durumuna rağmen düşmana karşı savaşmak için Dersim’e kadar gitti. Oralarda bu kavgasını sürdürdü. Ve tabii savaş sadece bir mermi sıkma olayı değildir. En önemli savaş kendine eleştiriyi yöneltebilme cesaretini gösterebilmekti. Ve o hep bunu bize söylüyordu. Kendimize karşı amansız bir mücadele içerisinde olmamız gerektiğini söylüyordu. Nitekim bunu hepimize de gösterdi. Bir de yoldaşlığı güzeldi. Ana şefkati tadından bir sevgiydi beslediği. Bir ana gibi kendi elleriyle yoldaşlarını büyütmek istiyordu. Koruma refleksleri de fazlaydı. Belki bu da analıkla bağlantılı daha da güçlenen bir duyguydu. Bilemiyorum. Kadın olmanın verdiği duygusallıkla analık duygusu birleşince oldukça şefkatli bir yoldaş gerçekliği açığa çıkıyordu.’’ Binevş Rûbarîn Yoldaş Tek Kelimeyle Bir Kavgaydı ‘’Yaşam, ölüm ve özgürlüğe dönük ise; ‘Yaşam ruhun varlık içinde olmasıdır. Ölüm ise yeni bir canlının yaşamasıdır. Özgürlük, güç, irade ve iddiadır. Güneş gibidir ve ulaşılması gerekir. İrade özgüce dayanmayı ifade eder’ diyordu bize. Yaşamda da kendisini oluşturmuştu. Kişilik yaratmıştı. Bir militanlık düzeyi yakalamıştı. Bu önemlidir. Ve kendisine müthiş güveniyordu. Bir keresinde, ‘Kendimde tespit ettiğim yer, zaman-mekân tespiti yapma ve kendini ifadelendirememe zayıf yönlerim. Güçlü yönüm isteğim ile gelişen ne olursa olsun başarma çabasını verme ve amacına ulaşma yani gücüm ve isteğimle açığa çıkıyor. Çevreden yardım ve ilgi beklemiyorum. Bugüne kadar örgüt içerisinde kalmam da bağlılığımdan ileri geliyor. İnsan düşünen bir varlık ve her zaman olmasa da bireylere göre ilgi bekleme oluyor’ diyerek bizde özgüven yaratmak için her şeyi yapıyordu. Ve bence en önemli olan yaklaşımı da geri kişilik özelliklerine kavga etme ısrarıdır. Biraz Binevş yoldaşı tanımlamak gerekirse tek cümleyle: O, düşman özelliklerine karşı bir kavgaydı. Evet, Binevş Rûbarî yoldaş tek kelimeyle bir kavgaydı. Özgürlük kavgasını veren bir özgürlük kavgacısı.’’

Ayrıntılar
Oluşturuldu: 31 Temmuz 2022
Görüntüleme: 338

AVAŞÎN IRMAK (MERAL BİNGÖL) YOLDAŞIN ANISI’NA

İnsanlık tarih boyunca yaşamda edindiği tecrübelerden kazandığı manevi toplumsal değerleri her zaman koruma çabasını vermiştir. İnsanın bu değerleri diri tutma çabası onda bir koruma güdüsü oluşturur. İnsan da bu yansımasını en yoğun olarak doğaya karşı olan duyarlılığıyla ve duygusal bağıyla göstermektedir. Bir annenin çocuğuna gösterdiği şefkatine benzemesi gibidir bu duygu. Kapitalist sömürgeci zihniyet ise insanları o duygularından koparıp, kendi hakimiyeti altına alır, beyni ve yüreği işgal eder. Kendisini beyin yani merkezi güç olarak dayatırken, ilk olarak bireyin duygularını işgalin altına almaktadır. Kapitalist Modernite’nin günlük olarak yürüttüğü özel savaş politikaları bunu yoğunca beslemektedir. Bir zamanlar Toros-Zagroslar’da insanı besleyen ve yetiştiren doğa, hegemonya tarafından sömürülmeye başlanmıştır. Bir çocuğun annesini ret etmesine, inkar etmesine benzercesine bir savaş gerçekliğine dönüşmüştür bu. PKK mücadelesi bu dağlarda verilirken, sadece düşmanı darbelemek için değil, insanlığın doğaya karşı hesap vermesi ve ona karşı tarihsel görevlerini yerine getirmek için vardır PKK savaşçıları. Bu kutsal görevi yerine getirmek isteyen savaşçılardan biri de Avaşin Irmak’tı. 1999 yılında Önderliğin esaret tecritine karşı çıkmak ve uluslararası komployu kınamak için Avrupa’dan, kapitalist ve komplocu sistemin merkezinden, mücadele alanlarına yol alır ve PKK’ye katılır. Kürdistan dağlarına geldiğinde Avaşin Arkadaş, bir çok arkadaş ile yoldaşlık yapar ve en ön cephelerde mücadele eder. Avaşin Irmak’ın dağ yaşamını ve PKK yoldaşlığına yakından şahitlik eden Zenda Cudi şöyle anlatır: ‘’Çarçella’nın bir de sarı nergis çiçeği vardır. Nergis çiçeği her yerde açmayan bir çiçektir. Daha çok yüksek ve asi kayalıklarda yeşerir. Kolay kolay herkes ulaşamaz nergis çiçeğine. Yine o güzel kokusuyla narin olan duruşuyla herkese meydan okurcasına kendisine hayran bırakır. ‘Ben böyle asiyim, ben böyle güzelim’ der. Bugün Önder Apo’nun yarattığı Kürt kızları da nergis çiçeği gibi ulaşılmazdır. Çünkü sarı çiçek güneşin rengidir. Avaşin yoldaş da o nergis çiçeği gibi sarışın ve narindi. Çakır gözlü, masum bakışlı, sakin yapısının yanında yer yer çılgınlıkları seven biriydi. Bu yapısının yanında gerillanın heybetli ve çekici elbiseleri ve Dersim’in o güzel desenli şelemesini takışıyla adeta Zagros’un bütün güzelliklerini kendinde toplamış olurdu. Böylelikle çok sempatik ve şirin görünürdü.

‘’Avaşîn yoldaş, ilk katıldığında Yunanistan’da, Avrupa’da çalışmalarda yer almışsa da dağda ve gerilla olmak her zaman daha fazla çekici gelmiştir. Çünkü Önder Apo özgürlüğün yolunun dağlardan geçtiğini göstermiştir. Hazineler kaybedildiği yerde aranır. Avaşin yoldaş da özünü Kürdistan’ın engin dağlarında bulacağını biliyordu. Bu nedenle dağlar adet onu çağırıyordu.

‘’Avaşin yoldaş Zagroslar’ın hayranıydı. Gerillacılığı buralarda yaparken çok büyük heyecan duyuyor, her gününe farklı anlamlar yükleyerek dolu dolu yaşıyordu. Zagroslar’da her gün yeni şeyler öğreniyordu. Ana tanrıça Zagroslar’da nasıl ki bütün ilklerin yaratıcısı ve bilgesi olmuşsa Avaşin yoldaş da bilge kadının mekânında kendi özünü, özgürlüğünü tanımış ve bilge kadının emeklerini buralarda görmüş, mekânın kutsallığına aşk düzeyinde bağlanmıştı. ‘’Zagroslar’ın eteklerinde bugün bir çobanın yaptığı işleri bilgece yapan, bir köylünün, bir emekçinin toprakla uğraştığından daha uzmanca toprakla uğraşmayı bilen ve beceren, yine bir filozof gibi felsefik ve ideolojik çalışma yürütmeyi bilenlerdi PKK bilgeleri. Avaşin yoldaşta bütün bunları en güzel bir şekilde öğrenmiş ve çok titizce yaşamsallaştırmıştır.’’ Bir Öğretmen Kadar Disiplinli Bir Öğrenci Kadar Çalışkandı ‘’Kendi eğitimini ihmal etmezdi, kendini eğitmeyi bildiği kadar yoldaşlarını da kendisiyle eğitmeyi bilendi. Eğitimlere güçlü katılabilmek için gece yarılarına kadar okur, araştırırdı. Bir öğretmen kadar disiplinli, bir öğrenci kadar çalışkandı. Eğitimci yönü güçlüydü. Eğitimlere katılmakta zorlanan arkadaşları eğitime dâhil edebilmek için çeşitli yol ve yöntemler dener, onların psikolojisini anlar ve öyle yaklaşırdı. Yoldaşlarının görüşlerini önemser, büyük değer biçer ve rahat katılmalarını sağlayarak cesaretlendirirdi. İnsanlarla ilgilenirken zevk alırdı. Bunu yaparken sıkılmaz son derece sabırlı yaklaşırdı. Örneğin saati bilmeyen bir arkadaşa saati öğretmek için pes etmeden günlerce uğraştı. Çok mütevazı, alçak gönüllü ve hoşgörülü olduğu kadar kendisini kimseden üstün görmezdi. Avaşin yoldaş olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olandı. Fiziki olarak her ne kadar zorlansa da Zagroslar’a olan sevgisinden dolayı her çalışmada yer almıştı. HPG ortamında disiplin kurulunda, yine basın çalışmalarında yer almıştı. İdeolojik ve örgütsel boyutlarda yetkindi. Örgütün maddi ve manevi değerlerine hassas yaklaşırdı. ‘’Avaşin arkadaşın asi yönü belirgindi. İnandığı ve yanlış bulduğu şeylere karşı asla taviz vermez ve kendisi de kolay kolay yaşamda hata yapmazdı. Örgütsel konularda çok ilkeliydi. Avaşin yoldaş siyasi gündemi takip eder, sürecin hassasiyetlerini tahlil ederek bunun karşısında gerillanın nasıl bir duruş sergilemesi gerektiği konularını sürekli tartışmalarında dillendirirdi. Önderliğin ve halkın acısını kendisi yaşarcasına hisseder, düşmana karşı büyük öfke ve intikam duyardı. Bu nedenle özellikle Önderlik üzerindeki baskılar karşısında fedai eylem yapma önerisinde bulunmuştu. Bu bilinç ve sorumlulukla yaklaştığı için her ne kadar fiziki rahatsızlıkları olsa da hiçbir zaman bahsetmez, katılımı önünde engel yapmazdı. Avaşin yoldaşın gözleri sürekli güler, kolay kolay moralsiz düşmezdi. Yaşama yüksek moralle katılırdı. Onun yanında olduğunuzda ondaki moral sizi de kendisine çeker ve kapsardı. Yaklaşımında, sorumluluğunda zayıflığı yaşatmazdı. Bundan dolayıdır ki, etrafındaki arkadaşlar bu duruştan hep güç alırlardı. Avaşîn arkadaş çok doğaldı. Biçimsel değildi. Her şeyi özde yapıyordu. Nasıl düşünüyor ve hissediyorsa yaşamda da onu yansıtıyordu. Bu nedenle ona rahat yaklaşabiliyorduk. O yüzden arkadaşları etrafına toplardı. Etrafına da güç verirdi.’’ Zagros O’nun Annesiydi ‘’Zagros’a olan aşkından hiç vazgeçmediği için tekrardan Zagroslar’a döndü. Hep orda yaşamak istedi, anne olarak gördü ve annesinin kucağına geri döndü. Ve yine bir keresinde: ‘Ben annemin kucağına gitmeliyim’ demişti. Annesi Zagros’tu. PKK’deki kahramanlıklar yaşama yön verir, doğrultu kazandırır. Yaşama renk katar, çekim merkezi olur ve her yönüyle doğrultu kazandırırdı. Yıllarca Zagroslar’da mücadele etti, anlamlı ve dolu dolu yaşadı. Öğrendi ve öğretti. Artık her yönüyle kendini cenk için hazırlamıştı. Cenge gitmeden önce kendisini bir özgürlük savaşçısı olmanın heybetiyle hazırladı. Yoldaşları saçlarını taramış, başak sarısı saçlarını tanrıçalara yakışır bir modelle taçlandırmışlardı. Narin olan beline dört şarjörlük olan raxtını takmış, bombalarını bağlamıştı. ‘İşte böyle asiyim, böyle güzelim’ demişti o heybetli duruşuyla. Zagroslar’daki ana tanrıça kültürünün mirasçısı ve koruyanı olduğunu kanıtlamıştı. Tecrübeli olan eski arkadaşlarından da perspektiflerini aldıktan sonra artık sıra vedalaşmaya gelmişti. Çok içten bir şekilde yoldaş sıcaklığıyla sıkı sıkı kucaklaşarak, birbirlerine sarılarak, vedalaşmış ve gecenin karanlığıyla kendilerini patikadan aşağı bırakmışlardı.’’ ‘Avaşin Halkının Yüreğinde Bir Özgürlük Çiçeği Olarak Filizlenmişti.’ ‘’Artık Avaşin arkadaş derin bir yoğunlaşma ile ilerliyor. Kamera önünde elleri kırılan çocukların, yerlerde süründürülen Kürt analarının; coplanan ve işkence gören Kürt insanının intikamını en iyi nasıl alacağını düşünerek düşmanın üzerine yürüyordu. Anaların çığlıkları Avaşin yoldaşın kulaklarında yankılanıyordu. Bu düşüncelerle sabırsızlanıyor, adımlarını sıklaştırıyordu. Çarçella’da akan o bembeyaz suların kenarında ilerliyordu. Gecenin sessizliği içinde akan suyun melodisi gerilla için özgürlüğe yürüyüş şarkısının dillenmesi gibiydi. Avaşin yoldaşın ilk cengiydi.  Bu nedenle büyük bir heyecan ve coşkuyla gidiyor ve hayaller kuruyordu. Geri dönerse nasıl gittiğini, nasıl geldiğini ve neler hissettiğini yoldaşlarıyla paylaşacak, anlata anlata bitiremeyecekti. Bütün bunları düşünürken düşmanla düello noktasına gelmişti. Gecenin karanlığında cenk başlamıştı. Avaşin yoldaş da silahı yetkince kullanıyordu. Düşman deliye dönmüştü. Paniklemişti, tankını, topunu ve kobralarını gerillanın kleşine karşı kullanıyordu. Burada Avaşin yoldaş da dört kelebek misali özgürlüğün sırrını çözüyor ama dönüp diğer yoldaşlarına anlatacak fırsatı bulamıyordu. Özgürleşip uçup gitmişti özgürlüğün diyarına. Ve Norşin (Avaşin) halkının yüreğinde bir özgürlük çiçeği olarak filizlenmişti.’’

Ayrıntılar
Oluşturuldu: 31 Temmuz 2022
Görüntüleme: 380

LALİHAN KOYUN YOLDAŞIN ANISINA

   

“Bizim Ütopyalarımız Gökyüzüne Merdİven Dayamaktır” (Önder APO)

BU DAVET SANA… (Şehit Pelin’e) Vakit sonbahardı, Erzurum eyaletinin yavaş yavaş kaskatı soğuğa keseceği zamanlara adım adım yakınlaşıyorduk. Bulunduğumuz alan eyaletin Dersim sınırlarındaydı, tüm tabiat sevecen bir sarıya bürünmüştü, meşe ağaçlarından eşsiz bir zarafetle düşen sararmış yapraklar, toprağı incitmeksizin kızıl toprağın üzerinde çoğalıyordu. Sabaha doğru yerler çiy tutuyor, don tutan toprak damı, su kenarlarındaki taşlar üzerinde kaygan bir zemine yer bırakıyordu. Dersim’in renkli, imrendiren doğası ile göz deryamızda muazzam bir görüntüye meydan bırakırken, iç kısımlarına girdikçe asileşen arazisi uçurumlarla yüklü kayalıkları ile yüksek zirvelerden aşağıya indikçe derinleşen dere yatakları derin vadilerle gereğince buluşuyor. Kürdistan’ın mistik gerçeğini pekiştirircesine anlam yüklü bir doğayı hafızamızın miskinliğine ustalıklı bir şekilde kaydetmekteydi. Vakit hazan mevsimi olduğundan kuru ayazları ile dondurucu bir soğuğu olan Dersim, dağların yüksek zirvelerinde, hele bir de gece karanlığı kuşandığında hücrelerimize kadar uzandırdığı ürküten soğuğu ile içimizi titretiyordu ve tıpkı şairin dediği gibi belleğimizde kayıtlı kalan, “ Bu soğukta dövüşenler de var” söylemi, yaşadığımız anı özetlemekte müthiş bir anlam içeriyordu. Kaskatı dağ soğuğunda sabah olmadan kuşandığımız kleşler, parmaklarımızın soğuktan hareketsizleşen doğasına aldırmadan, zamanın gereğine göre yaşamanın ihtiyacını tekrardan ortaya koyuyordu ve başka yaşıyorduk gerillacılığın her anı anlam yüklü doğasını, katıldıkça anlamsallığı daha bir kavrıyor, bilince çıkardığımız her bir doğru bizi hakikate daha bir yakınlaştırıyordu. Dersim’in emsalsiz tabiatı her mevsim farklı bir renge bürünürken, zarif doğasında beslediği güzelliği gerillanın yüreğine karşılıksız taşmaktaydı. Yol boyu uzanan şilanlar hazan mevsiminde tüm bakımsızlığına rağmen doğallığında paylaştığı verimi gerilla ile paylaşıyor, yüksek dağların zirvelerinden mecra mecra akan su arkları, bereketli, dostça yaklaşımlarını tüm insanlığa nezaketle paylamaktaydı. Dağlarda olmanın imrendiren gerçeği her zaman yeni tanışıklıklara meydan bırakırken, gün aydınlığına kadar aralıksız devam eden yürüyüşler, gerillanın asla vazgeçemediği dolgun zamanların habercisi oluyordu. Yaşama yeniden anlam biçiliyor, her yolculuk günün aydınlığında kara bir çaydan etrafında toplanmış coşkun gerilla sohbetlerine zemin bırakıyordu. Nihayet çokça beklediğimiz Erzurum grubu alanlarımıza uzanmış, yol yorgunu grubu, yeni insanlar tanıyacağımızın heyecanı ile nezaketle ağırlıyorduk. Kuşkusuz grup içinde en çok dikkatimizi çeken grupta tek bir bayanın olmasıydı. Bir grup erkek arkadaşın içinde sadece bir bayan olmak, bırakalım karşılıklı anlam düzeyini bir tarafa, sadece en kaba açından biyolojik olarak bile ele alsak, doğallığında bir zorlanmayı çıkaracağı aşikârdı. Fakat arkadaşın zorlandığına dair en küçük bir izlenim dahi söz konusu değildi. Canlı, sevecen yapısının getirdiği içtenlikle, sanki alanımızdaki arkadaşları yıllardır tanıyormuş gibi koca bir erkek toplumu içinde kadın renginin getirdiği sadakatli doğayı en özlü şekilde yaşatıyordu. Artık Erzurum eyaletinde yaşadığında çok sevdiğimiz, tanıştığımıza sevindiğimiz fakat kör ayrılıklarına nefretle baktığımız doğa kadar doğal, hep hayranlıkla baktığımız Pelin’imiz olmuştu. Hoş geldin Pelin, Hoş geldin yürek dünyamıza. BU DAVET SANA… Şehitler gerçeğini anlatırken her zaman esas aldığımız bir metot olan şehitlerin yaşadıklarını ve yaşattıklarını anlatmanın şehitler öykümüzü daha anlaşılır kılacağı inancını her zamanki gibi taşıyorum. Şehitler dünyasını bir nebze de olsa, topluma taşırmanın her ne kadar sadece bu yazılarla sınırlı kalmadığını bilsem de fakat kahramanların ve kahramanlıkların anlatılmadan, yazılmadan, sanatlaştırılmadan anlaşılmayacağını iyi bilmekteyim. Bundan kaynaklı sevecen bir yoldaşımız olan Şehit Pelin gerçeğini bir anlatı biçiminde birkaç sayfada da olsa onun ardından yapabileceğimiz küçük geç kalınmış bir sevginin itirafı olduğunu belirtmek yerinde olacaktır. Bitlis; Kürtçe adı ile Bedlis diye tanımıştık. Kentin her daim Kürtlük gerçeğini yitirmediği doğası, tarihin akışkanlığında layıkıyla yerini bulmuş, tarihteki isyan gerçeği nice mirliğin, beyliğin direnişinde kürdin ülke sevgisini çok belirgin bir şekilde ortaya koymuştur. İslamiyet’in etkilerinin çok güçlü olduğu kent gerçeği, tarihte belli yazım kaynaklarında, “Kürdistan’ın Kudüs’ü” misali bir isimlendirmeyi de gerekli kılmıştı. Bitlis’te dört minare türküsü bu gerçeği aleni bir şekilde yansıtırken, Bitlis Şehrinin Kürdistan'daki renkli doğasına da müzikli bir anlatı olmaktadır. Kürdistan'ın dört bir yanında gelişen PKK Önderlikli ulusal kurtuluş mücadelesi, yavaş yavaş yayılmış Bitlis’in alelacele kabul ettiği, mücadele gerçeği olmuştu. Tüm Kürt halkında olduğu gibi burada da PKK’yi sahiplenen halk tabanı oluşmuş, Kürt gençliğinin kadınlı erkekli sahiplendiği bir hakikate dönüşmüştür. Bitlis’te yurtseverlik dalgası günbegün büyürken, tarihten bu yana gelen yurt sevgisini daha da perçinleyerek Kürt gençliğinin dağlara uzanan yolculuğunu katbekat büyütmüştür. Artık Bitlis’in her ilçesinden katılımlar olmuş, artan katılımlar, yıl yıl yaşanan şahadetler Bitlis ilini şehitler diyarına çevirmişti. Bitlis artık Kürdün kahramanlık tarihinin bellekte yer tutan yegane şehirlerindendi. Her ilçede farklı bir rengi yaşatan Bitlis, her şahadette onurlu gerçeğini daha fazla anlamlandırıyordu. Zincirin halkaları günbegün büyüyor, Şehit Baranların, Şehit Şiyarların, Şehit Araratların ve daha sayamayacağımız kadar çok şehitler kervanının güçlü anlam yolculuğunu yeniden inşa ediyordu. Artık yürüdüğün toprak damında, içtiğin su kurnalarında, duraksadığın yamaçlarda ve sonu gelmeyen uçsuz bucaksız patikalarda, anımsadığın her an şehitlerden bir iz taşıyordu. Nice hüznünü onurla taşıdığı erdemle, mavinin doyumsuz renginde yüklendiği umutla, şehitlerden bir iz taşıyordu Bitlis. Davanın da kavganın da çocuklarını bir ana şefkati ile heyecanla kutsuyordu. Alışmıştı bilgenin çocuklarına, kor alevlere de vursan ayrışmazdı onlardan ve sadakatle beklerdi Ararat’ını, Şiyar’ını , Baran’ını, Pelin’ini; bilse de dönülmez ayrılıklara mendil salladığını…

Turnam gidersen Mardin’e

Turnam yâre selam söyle

Hem kavime hem kardeşe

Turnam dosta selam söyle…

Pelin yoldaş; 1984 tarihinde Bitlis’in Tatvan ilçesinde doğuyor. Koçer bir aileden geliyordu. Koçer halkının sürekli dağlarla iç içe olan gerçeği, doğallığında yurtsever duyguları anbean büyütürken Koçer çocukları ise hiçbir zaman dağlarla buluşmamış, aslında dağlarda doğmuşlardı. Tıpkı Leyla Qasım’ın belirttiği üzere, “ Ben bu yola girmedim, bu yolda doğdum” söylemi, aslında Şehit Pelin’in dağlarla olan bağını çok aleni bir şekilde ortaya koymaktadır, duygularında, düşüncelerinde ve düşlerinde dahi sürekli dağlarla olan bitmez tükenmez heyecanı, onu bir parçası olduğu dağlarla günü geldiğinde içtenlikle buluşturacaktı. Kürdün derin bir trajediye dönüşen her zaman varlığını koruyan göç serüveni, bir Kürt için ölümden beter bir hal alırken, aslında ayrılıklardan en sarısı, en trajik olanı Kürdün belleğinde istenmeyen gerçeği ile yer buluyordu. Pelin arkadaş için İstanbul’a kadar uzanan göç serüveni onda derin yaralar oluşturmuş, bir kadın olmanın getirdiği realitesi, onda her zaman ülke ile buluşmanın özlemini perçinleyecekti. Fakat her dem kişiliğinde diri tutuğu, doğal sorumlulukla içselleşen yapısı İstanbul gibi koca kentte, ailenin sorumluluğunu üstlenmeye onu doğallığında taşıyacaktı. Ancak sürekli düşlediği dağlarla buluşma özlemi, onun özlü kişiliğinde asla bitmeyen inanç yüklü bir arayışa dönüşecekti. Ve tarih 2004 yılını gösterdiğinde zorla koparıldığı dağlarla, fiziksel olarak yeniden buluşacaktı. Artık dağlar Pelin’ine kavuşmuştu ve dağların yüreğinde ince bir kıvılcım olmuştu. Pelin arkadaş belli bir dönem Güney Kürdistan'da kaldıktan sonra partiye önerisini geliştirip şehitler diyarı Erzurum’a dönük yolculuğunu başlattı. Mücadeleye katılımdaki kaygısız özlü duruşu onu kısa zamanda tüm eyalet gücünün sevgiyle baktığı emsalsiz bir arkadaşa dönüştürecekti. Pelin arkadaş parti toplumsallığının vazgeçilmez bir parçası olmuştu. Kuşkusuz Şehit Pelin gerçeğini ele alırken, her şeyden önce onun ilkesel duruşundan bahsetmek yerinde olacaktır. İlkesel yaşam, kaynağını tutarlı bir yaşam ahlakından alırken, yaşamın her anında özgür toplum ölçülerinden taviz vermeyen, temiz idealler yolunda canla başla adanmayı gerekli kılar. Şehit Pelin gerçeğini ifade eden bu ölçütün belirtilerini, onun yaşamının her anında görmek mümkündür. Bunu kadın kimliğini özgür esaslara taşıyan PAJK ölçülerini oturtuşunda, arkadaşlarla kurduğu paylaşımcı ahlakında, yaşamın gereklerini yerine eksiksiz getiren emek yaşamında ve temiz idealleri ile yerinde buluşan özgür gerilla yürüyüşünde rahatlıkla görebileceğimiz aşikârdır. Bu anlamıyla Pelin arkadaşın uzun gerilla yolculuğunu, ilke yürüyüşü olarak yorumlamak gerçeği yadsımayacağı gibi daha da eksik kalan bir sonucun izahatı olacaktır. Bilge şehitlerden öğrenmişti; “PKK emek hareketidir”, denmişti. Bu nedenle emek hareketlerinde yaşamak, en kısa tanımı ile emek militanı olmayı gerekli kılmaktadır. Emeği doğru sahiplenemeyenler, emeği yaşatamayacakları gibi emek içermeyen yaşam da asla anlamsal değerini yakalamayacaktır. Pelin yoldaş PKK yaşamının emek dilini doğru konuşmuş, bu anlamıyla yaşamın her anına kendi emeğiyle katılmayı yeğlemiştir. Reddin ve kabulün emek ve emeksizlikle bağlantısını doğru kurarak emek hareketine denk düşen emek militanı olarak katılmayı, yaşamın her anına gereğince nakşetmiştir. Çocukluğundan beri bu temposundan bir zerre olsun zayıflık yaşamadan katılımı bu esasa oturtmak, Şehit Pelin gerçeğinin en sade yorumu olmuştur. Pelin yoldaş özgürlük hareketinin asi bir militanı olurken, bir asmin misali kor uçurumlarda açar yüreğinin sadeliğinde kurduğu mistik dünyasında hep doğrunun, güzelin eylemcisi olmayı yeğlemiştir. Yanlışa, eğriye, çirkine olan kabulsüzlüğü de ilkesel bir ahenge kavuşurken, tavırsızlığın militanı değil, doğru tavrın, doğru refleksin erdemli militanı olmuştur. Çok iyi biliyordu ki, haksızlığın, adaletsizliğin olduğu yerde susmak varsa, orada Önderlik yoldaşlığı yoktur. Önderlik yoldaşlığının olduğu yerde ise, haksızlık ve adaletsizliğe yer yoktur. Bu nedenle Şehit Pelin gerçeği Önderlikle yoldaş olmanın en özlü kararlıklı yürüyüşüydü. Bu gerçeği mücadelemizin solmayan çiçeği olan Şehit Pelin’in sade dünyasında rahatlıkla görebiliriz. Yaşadıkları ve yaşattıkları bunu defalarca ispatlamıştır. Pelin yoldaş gözlerinin karasında taşıdığı sadakati, güzelliği yoldaşlar topluluğuna rahatlıkla hissettirirken, dağ yaşamına katılımındaki heyecanını bir nebze olsun yitirmemişti. Gerillaya katılımındaki coşkuyu ilk günkü gibi sıcak tutmuş, dağ yaşamının her anına işlediği her bir güzelliği, doğruluğu yoldaşlar topluluğu ile paylaşmayı kendine her zaman esas almıştı. Şehit Pelin gerçeği dağ yaşamının coşkusu, heyecanı, akışkanlığındaki sadelik olarak anlam kazanırken coşkun akan bir nehrin akışkanlığındaki berraklığa, yaşamının her anında en içtenlikle doğru tanımı getirendi. Bu açıdan Şehit Pelin gerçeğini bir suyun akışkanlığındaki uzantı değil, suyun başlangıcındaki kaynak, temel gözenek olarak yorumlamak doğruya daha da bütünlük kazandıracaktır. Çok iyi biliyoruz ki suyun gözeneğindeki başlangıç, suyun özünü oluşturur ve o su okyanuslara dahi aksa o öz okyanuslarda bile varlığını korur. Bu anlamı ile Pelin yoldaş yaşamın hangi parçasında olursa olsun, kendi özgün gerçeğini, varlığını korumuştur. Özden kopuşun olduğu yerde, özgürlük ahlakının da kalmayacağını bilenlerdendi. Doğallığındaki ısrarı kendiliğinden gelişirken, aynı zamanda bu ısrar çirkinleşmenin de inkârı oluyordu. Tıpkı Önder APO’nun dile getirdiği üzere, “Doğal olan çirkin olamaz” deyişine denk düşen bir yaşam yürüyüşü onun doğru yaşamdaki ısrarı ile her daim açığa çıkmıştır. Pelin yoldaş, kendini bil, perspektifi ışığında yaşamı yeniden kurarken yetersizlikleri ve zayıflıkları ile uzlaşan değil, onlara karşı her zaman çatışma yürüten bir öze bürünmüştü. Cevherine dönüşünü bu temele dayandırırken, başarı ve başarısızlığın ancak Amargi’de, yani özle doğru temelde buluşmayla sağlanacağına inanmış fedaice bir yürüyüşün sahibiydi. Bu özü, arkadaşlarla ilişkilerinde, yaşama katılımındaki kaygısızlıkta, tutarlı, ilkeli duruşunda, önderlikle buluşmadaki ısrarlı gerçeğinde onunla kısa bir zaman dahi yaşayan bir arkadaşın rahatlıkla görmesi mümkündür. Pelin yoldaş, yaşama katılımdaki coşkusunu, moralini, sevincini bir an olsun yitirmiyor, toplumuyla kurduğu ilişkilerde her zaman doğru ölçüler bağlamında yaklaşmayı esas alıyordu. Şahsında yaşattığı sempatik özellikler güler yüzüne içtenlikle yansıyor, tüm arkadaşlara onunla rahat ilişki kurabilme zemini yaratıyordu. Yaşama katılımdaki heyecanını bilgi dünyasında da gereğince yansıtmış, yaşamının her anını müthiş bir öğrenme azmi ile taçlandırmaktaydı. Tabiatta yaşayan her canlının ya da canlı yaşamının öğretici bir değere sahip olduğunu bilerek yaklaşmak onun öğrenme ve öğretme anlayışı olurken, bu temelde ulaşılan her doğrunun paylaşıldığında anlam ifade ettiğine inananlardandı. Bu açıdan Pelin arkadaş kitap okuduğu kadar okuduklarını genel ortamla hakikat arayışı temelinde özlüce paylaşıyordu. Yaşam ahlakını, anlayışını bu özde anlamlandırmak Pelin arkadaşın olmazsa olmazlarındandı. Başarı esaslarının keskin bir yürüyüşçüsü olan Şehit Pelin gerçeği, her zaman çalışmalarında bu hassasiyeti göstermiş, basit yaşamayı değil, parti yaşamını büyüten, parti yoldaşlığını geliştiren, özgür bir toplum ahlakıyla örtüşen doğru bir pratikle yaşamayı esas almıştır. Bu açıdan Önder APO’nun deyişindeki, “Ey zaman ya sana büyük başarılar sığdıracağım ya da seni hiç yaşanmamış sayacağım” söylemine denk düşen doğru, özlü ve tutarlı bir katılımın militanlarındandı. Bu nedenle olsa gerek Şehit Pelin tam anlamıyla keskin bir hakikat yürüyüşçüsüydü. Ayrıldığımızın birinci yılına gireceğimiz şu günlerde Şehit Pelin gerçeğini yeniden özlemle anımsamak ve onun yaşarken var ettiği yaşam ahlakına göre yaşamak sözün gereği olduğu kadar aynı zamanda onunla yaşayanlardan olduğumuz için boynumuzun borcudur. Bingöl’ün Simsor alanındaki talihsiz bir pusuda 10 Temmuz 2012 tarihinde dört arkadaşımızla birlikte aramızdan vakitsizce ayrılan bu kahramanımız binlerce şehidimizde olduğu gibi yaşattıkları ve bıraktıkları ile var olacaktır. Şehit Pelin gerçeğini o doğallığıyla, güler yüzlülüğü ve sevecen doğasıyla, yine bir menekşe ahengi ile her zaman asiliklerde açan görkemiyle her zaman saygıyla anıp yaşatacağız. Kuşkusuz sadakatin de aşkın da gereği bu olsa gerek.      

Ayrıntılar
Oluşturuldu: 26 Temmuz 2022
Görüntüleme: 370

‘O, MİLİTANLIK İLKELERİNİ YAŞAMLA BULUŞTURANDI’

Şehit Arin Tekoşin Arkadaş’ın Anısına Bir devrimci ortamı yaratan ve bunun toplumsallığını oluşturan, kişilerin şahsında kazanılan parti ilkeleridir, halka hizmet eden, aklını ve duygularını halkına hesapsızca adayan fedai kişiliktir. Çünkü insan değerleri kazandıran her zaman topluluğa hizmet eden ilkelerdir, kendinden ancak taviz vermeye bilen bu eylemin sahibi olabilir. Önder APO’nun ortaya koyduğu bu doğrultuyu ve bunun için fedaice yaşayan ve fedaice ölümsüzlüğe eriyen takipçileri bugün Kürdistan’da ve bütün Orta doğu’da felsefesiyle yaşam bulmuştur. Kürde dayatılan köleliğin karşısında, özgür yaşamın inşaya doğru gitmesi, bunun uğruna amansızca mücadele eden Kürdistan halkın çocukların sayesinde gerçekleştirilmiştir. Bu çocuklardan bir savaşcının ismi birde Şehit Arin Tekoşin’dı (Gerdan Oyman). Şehit Arin fedai çizgisinde, Zilan ve Sema’lardan Doğa ve Zinar’lara kadar, ilerleyen sıcak yürekli ve var olanla yetinmeyen bir hakikat arayışcısıydı. Sürekli kürt halkının acılarına çare olmaya çalışan bir PKK militanıydı o. Halkını sevdiği kadar da onun topraklarına hayran kalan bir gerillaydı Arin Tekoşin. Aslen Şırnaklı olan Arin Tekoşin, 1992 yılında Botan’da örgütsel faaliyetlere dahil olarak Partiyi ve Önderliği daha yakından tanımaya başlar. Botan halkın türk faşizme boyun eğmemesi ve direniş geleneğini tarih boyunca koruması, Arin’in özgürlük arayışcılarının yoğunca yaşamasına neden olur ve bu geleneğin bir eseri olarak zalimlerin karşısında durmak için 1997 yılında özgürlük saflarına katılır. Önderlik felsefesinden etkilenerek, kürt halkın özgürlüğünü ancak Önder APO’yla mümkün kıla bildiğini bilincine çıkartmıştır Arin Tekoşin. Artık onun için Önderlik vazgeçilmez bir değer olmuştur ve kişiliğini onun yaşam ölçülerine göre oluşturma çabasına girmeye başlamıştır. Arin için parti ölçüleri korumak ve onun felsefik derinliğine ulaşmak, özgürlüğe bir adım atmak anlamına gelirdi. Kendini de yoldaşlarını da gerilla yaşamında bu yüzden hep örgütlü kılmaya çalışırdı. Bu anlamda yoldaşlık onun için büyük bir manevi güç oluşutururdu. Önder APO onun için nasıl yücelik ve sevgi ifade ediyorsa, öyle de yoldaşlarını seven ve yücelten bir tarza sahipti Arin savaşcı. Yaşamı özgür ve anlamlı kılmak için yönünü kürdistan asi ve dağlı topraklarına verdi ve Önder APO’nun da ‘özgür Kadınların yönünü Botana çevirsinler’ çağrısı gibi, Arin gerilla da yönünü Botana çevirir ve orada öncülük misyonunu yerine getirir. Onun için Botan’da bir gerilla olarak savaşmak çok büyük anlam taşımaktaydı, çünkü gerilla gücü nasıl tarihte ilk orada oluştuysa, öyle de bir gün Kürdistan devrimi oradan başlatılma zeminin gelişmesine inanırdı. Kendisini özgür kadın ölçülerinde güçlü kılmak için ruhunu hiç Önder APO’dan ayırmazdı. Arin Tekoşin kendi duygularını Önder APO’nun karşısında şöyle dile getirmektedir:   ‘’ÖZGÜRLÜK ÖNDERİMİZ BAŞKAN APO’YA Bize sunduğunuz ateşi sevgiyle yoğurarak yükseltmeye çalışırken bu özgürlük dağlarının rüzgarlarını sizinle soluyamamak, yüreğimizin en derininde tarifsiz bir acıdır. Ve bu acı bizi sizinle buluşmaya kamçılayan en zor ama en büyük güçtür ruhumuzda. Anka kuşunu arar gibiyiz. Ruhumuz, beynimiz ve yüreğimiz ona muhtaç. Tek yaşam kaynağımız yarattığınız güzelliklerde varolmayı başarma kavgası ve hala her şeye rağmen en imkansızlıkta bile verdiğimiz yaşam, özgürlük aşkı, halk sevdası ve onun için barıştır. Yarattığınız kadın partileşti bugün. Şimdi varolduğumuz kadar sizinle barışın güvercinleri olmaya da hazırız. Ve köklerimiz bu dağlara böyle salacağız. Kanatlarımızı hep olduğu gibi sizin nefesinizle çırpacağız. Halkımıza  taşıyacağımız sizin emeğiniz, sizin sevdanız, sizin özleminiz olacaktır. Siz bugün yaşadığınız tüm zorlukları günü geceden ayırmadan şafağı ve ayı hiç beklemeden anlattınız aslında. Biz de yüreklerimize ve beynimize ektiğiniz bilinç tohumlarıyla bunları filizlendiriyoruz. Kadın gücü olarak sizden aldığımız güç ile tohumlandırıyoruz. Belki az, belki eksik ama yarım kalmaması çabasıyla mücadele ediyoruz. Siz olmadan sadece bahara değil, bütün mevsimlere hatta en buruk yağmur damlasına, her yaprak kıpırdayısına özlemle bakan gözlerinizle buluşmak anlamlı kılıyor bunları. Bunlar ifade etmiyor bizi aslında ve edemez de. Gün gelecek ve gözlerinize bakarak hiç durmadan anlatacağız diyoruz. Hep ve bunları söylerken öylesine kabarıyor ki yüreğimiz. İşte o zaman bizi hissediyorsunuz, biliyoruz. Yazmak istediklerimiz bitmedi, bitmez de. Çünkü özlem ve tutku bitimsizdir. Bunu sonsuz kılan sizdiniz başkanım. Biz ise bu sonsuzlukta yüceliyoruz. Yani bizim geleceğimiz sizinle olacak. Çünkü önderliksiz özgürlük olmayacak. Önderliksiz yaşam ve ölüm hiç olmayacak. Tüm PKK militanları olarak sizi sonsuz bir özlemle, saygıyla ve sevgilerimizle kucaklıyoruz. Kadınla yaptığınız sözleşme hep tertemiz kalacaktır.’’        

Ayrıntılar
Oluşturuldu: 22 Temmuz 2022
Görüntüleme: 348

Gönlünü dağlara veren pak savaşcısı Ronahî Gap

‘Ronahi’ gibi parlayan umut ile dolmuştur gözleri, Xakurke’de akan suları gibi paktı yüreği. Umutlarını özgür geleceğe adayan cesur yürekli Ronahi Gap Xakurkê’nin asi dağlarına hayranlıkla bakardı. Dağların da onu beslediği ve yetiştirdiği gibi, oda onun güzelliğin getirdiği bütün zorluklarına rağmen son nefesine kadar emek veren hakikat yolcularından biri olmuştur. Emek veren birey hakikatından pay veren bireydir, çünkü hakikat paylaştıkça, toplumsallaştıkça, anlamını bulur. Ronahi arkadaş ise yoldaşlığıyla bu emeği en güzel bir şekilde gösterenlerden olmuş. Dağ yaşamın yoldaşlıkla anlamlı olduğunu diye söz etmiştir, çünkü kürt tarihini yeniden yeşerten dağ yaşamını yeşerten gerilladır. Kürtler için dağlar nasılsa manevi kültürü geliştiren temel mekansa, Ronahi yoldaş için de dağlar orada yoldaşlarıyla paylaştığı ekmek ile ve akşam çadırın önünde birlikte oturup hakikat tartışmayı yürüttüğü her arkadaşla maneviyat kazanırdı. Bu arkadaşlarla silah kaldırmak gerilla Ronahi için tarihin bu dağ patikalarında bıraktığı izlerin peşinden gitmek anlamına gelmektedir. Tarihi sorumluluğun yükünü kaldırmak gibiydi dağ yaşamı onun için.   ‘’Dağ yaşamını ve burada sürdürülen yoldaşlık beni etkiliyordu’’ Şehit Ronahî Gap kendisini tanıttığında şunları bellirtiyordu: ‘’İsmim Ronahî Gap, evdeki ismim Cemile Ecer’di. 1998 yılında Mardin’in Derik ilçesine bağlı dünyaya geldim. Parti saflarına katılmadan önce benim bir ablam katılmıştı, aslında biraz da ablamdan etkilenerek geldim. Fakat en çok Rojava devrimi beni çok etkilemişti. O sürecin kürt gençlerin kürdistanın her parçasından gelmeleri ve savaşa seferber etmeleri o zaman takip etmiştim. Kürt halkına karşı bu kadar kirli ve ahlak dışı bir saldırı, bir katliam, yapılırken, kürt halkın bu kadar büyük bir direnişin vermesi beni derinden etkiledi. Diğer yandan ise bunun karşısında orada önderliğin ilkelerin esasında eşitlik ve özgürlük temelinde yaratılan sistem beni meraklandırıyordu. Bu temelde 2014 yılında Mardin’den parti saflarına katıldım. Kısa bir süre Bagok’ta kaldıktan sonra Xakurke alanına geçtim. Gerillacılık aslında bu anlamda ilk Xakurkede öğrendim. Orada büyüdüm. Benim partiye katıldıktan sonra en çok dağ yaşamı ve burada sürdürülen yoldaşlık beni etkiliyordu. Arkadaşların birbirlerine olan yaklaşımları, her değere sahip çıkmaları, beni yaşamla ilgili daha çok yoğunlaştırmaya başlamıştır. Bu açıdan geçirdiğim eğitimde sistemden getirdiğim eski alışkanlıklarımı aşmam gerektiğini fark ettim, bir gerilla olarak bu yaşamı en layık bir şekilde yaşayabilmem için elinden geleni yapmaya hazırım.’’  

Kod Adı: RONAHİ GAP

Adı Soyadı: CEMİLE ECER

Doğum Tarihi ve Yeri: 21.3.1998/MARDİN

Anne Adı: HATİCE

Baba Adı: MEHMET ŞERİF

Katılım Tarihi ve Yeri: 1.6.2014/MARDİN

Şehadet Tarihi ve Yeri: 5 Mayıs 2016 / Xakurkê

 

Ayrıntılar
Oluşturuldu: 13 Temmuz 2022
Görüntüleme: 348

YAŞAMI NARİNLİĞİYLE ZİNDE TUTAN BİR KADIN

Yazmak, gönlümüzle aramızda ki mesafeyi kapatma adına büyük bir girişimdir. Beynin sadece düşündüğünü söyleyen yalan bilimsel verilere karşı, duygu ve düşüncenin çarpışmasını meydanı olan kalbin ürettiği fikirlerin kaleminin hareketliliğini ifade eder yazmak.  Yazı; kelimeleri dizme sanatı olsa da özgürlük savaşçılarında yaşamı tarihe geçirme, yeni özgür yaşamı tarih adına kayıt altına almaktır. Kürdistan’ın birçok kahramanını, dağların eteklerinde yeni yaşamı kurmaya kendini adayan sosyalistlerini, devrimcilerini günlükleri üzerinden tanıdık, tanıttık. Belki de dağların özgür patikalarında hiç karşılaşmadığımız Özgürlük Hareketi’nin şehitlerinden olan Şehid Aryana Baran’ ı da o zaman tanıdım. Bir günceyi okudukça daha da onu yaşamsal kılacağının görüşüne varırsın.  Şehid Aryana Baran da yaşadıklarını nasıl kaleme alacağının sorgusuyla meşgul ediyordu fikir ve duygularını. Ve şunları bırakmıştı ardında;  “PKK yaşamından önce, yaşadığım, ama asla anlam derinliğini yakalayamayacağım önemine varamayacağım bir yaşamı yaşadım. Fakat bu 20 yıllık PKK yaşamım boyunca yaşadıklarımın hiçbir şeyi hiçbir anı değersiz ve anlamsız değildi. Değersiz dediklerimin bile mutlaka bir anlamı olmuştu. Çünkü onlardan da bir şeyler öğrenmiş ve ulaştığım anlamlar olmuştu. İnanıyorum ki Bilinçli yaşanılan anlamlıdır. Bunun içinde hata, eksiklik yetersizlikler olmuş olsa bile kazandırdığı çok şey olmuştur. İyide bunca değeri yüksek, bunca anlamı büyük yaşanmışlıkları nasıl ölümsüzleştirip yaşatacağım. Ben nasılda bunca güzelliği yaşamış olduğumu anlatacağım. Nasıl inandıracağım insanları bu dağlarda altın değerinde bir hazinenin olduğuna. Az değil yaşadıklarım, bunca yaşanılanı anlatabilseydim diyorum. Tabi yaşadıklarım başkası için bir şey ifade etmeyebilir. Önemli olan benim yaşadıklarıma yüklediğim anlamdır. Yaşadıklarım…yaşadıklarım… yaşadıkları…” Peki ama kimdi Aryana Baran, nerede doğup, hangi topraklarda demlemişti yürek oluşumunu. Nerde, ne zaman ölümsüzlerin katıldığı o köprüden geçip kervana dahil olmuştu.  Gerilla Aryana Baran; ilk doğduğunda verilen ismiyle Yasemin Maç devrimciler için direnişin tohumlandığı ay olan Mayıs’ın on beşinde doğdu. Özgürlük felsefesinin ilk konfederalizm örneğinin verildiği, büyük devrimcilerin beşiğini sallayan Urfa nın Hilvan ilçesinde büyüdü.  Yurtsever bir ailede, devrimcilik kültürüyle büyüdü.  İşgalci, faşistlerin baskısı sonucu soğukluğun vatanı olan Rusya’ ya göç ederler. Yasemin adında ki genç kadın; buz gibi bir beyazlığın ülkesinde bile Orta doğu’ da ki sıcaklığın sarısını hissetti. 1999 yılında günümüzde ezilen birçok ulusun Önderliğini yapan Önder Apo’ nun esaret altına alınmasıyla Kürdistan dağlarına adım atmaya karar verir. Ve Kürdistan dağlarına gelir. Kürdistan dağlarını çok seven Yasemin, “Aryana” ismini seçer kendine. Arkadaşları sürekli onu; “Rus Aryana” olarak çağırırlar. Gerilla Aryana; dağlarda en çok yolu sever, yolları sever. Günlüğünden de yazdığı gibi; “Yollarla beraber değişecek, yollarla beraber yenileceğim” demişti.  Ve sonrasında yazdıkları da onun yolu, yolun getirdiği zorlukları, yolda ki oluşumu sevdiğini daha da kavradım. İşte şöyle yazmıştı. “Ne kadar anlatmaya çalışsam da hep eksik kalıyor. Bir türlü ifade edemiyorum yaşadıklarımı. Günler boyu geceler boyu yürüdüğüm yollar, bu yolların çıktığı noktalar, duraklar, yol boyu yaşanılanlar, yaşadığım duygular, düşünceler, kurduğum hayaller, düşler, yol koşullarının önüme çıkardığı zorluklar, bu zorlukları aştıktan sonra yaşadığım sevinçler ve yüce duygular. Yol sonrasında gerçekleşen anlamlı büyük buluşmalar. O anlarda yaşanan duygular, sarılmalar sımsıkı, sımsıcak kucaklaşmalar… Dolu dolu gözlerle bakan bakışlar sonrası sohbetler, özlem gidermeler, gülüşler, sevinçten dökülen pırlanta değerinde gözyaşı vs. vs. Nice yol teptiğimi bir ben bilirim, birde dili yok bu 38 numara ayakkabı giyen ayaklarım bilir. Her yola çıktığımda yaşadığım acı, buruk bir yürek ve döktüğüm gözyaşları ve her yolun sonunda büyük sevinç yaşadığım ve yüreğime sığmayan özlemler olmuş. Yollar anlatmakla bitmez. Her yol alışımda, beraberim de olan bir yoldaşım olsa da anlatsa o yollar boyu yaşanılanı. Ve yol aldıklarımla yeniden buluşsam. Ve daha nice yol kat edeceğimi biliyorum. Nice yolculuk ve bu yolculuklar boyu hala yaşayacağım onca şey ve onların bana kattığı yenilikler olacak. Yollarla beraber değişecek yollarla beraber yenileceğim. Her adımımızda yol uzuyor. Yol uzadıkça yeni yüzler, yeni tanışmalar, yeni güzellikler çıkar karşıma, yol uzadıkça geride kalanlarda çoğalır. Özlemler büyür, yürek büyür. Bu yolun sonu nereye varır bilemem. Evet yaşadıklarım, savaş, ölüm, yaşam. Bazen Ölüm korkusu, çoğunlukla yaşam aşkı, sonrasında gülüşler, yorgunluk, coşku, yağmurda ıslandığım anlar, karanlık geceler, köz başında en güzel anlar, yoldaş topluluğuyla yapılan sohbetler. Ateşte demlenen çay ve Amed tütününden sardığımız sigaralar sonra aç kaldığımız günler. En zor anlarda yanı başımda duran yoldaşın güç veren varlığı. Düşmanın çirkin suratı, gözümün doyamadığı mekanlar, bakışlarımın takılı kaldığı çiçekler, nefesimin karıştığı rüzgarlar her şey ve her şey. Hep yaşadıklarım ve hep geride kaldığını sandığım ama içimde saklı duran gerçekler. Ne çok şey yaşamışım, anlatamayacağım kadar.” Bir ömre kaç hayat sığar sizce? Gerilla, bir ömre onlarca hayat sığdırıyor. Ve Gerilla Aryana’ da kendi ömrüne çok hayat sığdırdı.  Yürüdü, yürüdükçe yeşil yollar keşfetti. Yeni yollar boyunca birçok savaşçının yüzünü yeniden tanıdı. Ve gittikçe daha da bağlandı yaşama. Ve 2021 yolunda bir yol sürecinde ölümsüzleşti. Şehit Aryana Baran, narinliği ile yaşamı hep zinde tuttu.   LALEŞ RÊNAS

Ayrıntılar
Oluşturuldu: 11 Temmuz 2022
Görüntüleme: 356

BİR ÇİFT YÜREK; TEKOŞİN BOTAN

Bugün örgütteki ilk yılımı doldurdum. Aslında bugün yeniden bir yaşıma basmışım gibi hissediyorum. Yürümeyi, konuşmayı, gülmeyi, iyiyi, güzel olanı PKK’de öğrendim. En önemliside bu yaşamda anlamayı anlam vermeyi ve gerçekten yaşamayı öğrendim. İlk defa gerçek ve çıkarsız bir yoldaşlığın gizemine eşsiz maneviyatına burada eriştim. Hiç görmediği ve tanımadığı biri için canını feda edenlerin olduğunu ve kendinden bir parçaymış gibi koruduğuna, ilk defa PKK yaşamında tanık olup yaşadım. Bu yaşamda bir başkası için birşey yapmanın mutluluk ve huzuruna şahit oldum.  Adını bilmediğim, sesini duymadığım yoldaşlarımın sevgisini, bu duygunun sonsuzluğunu en derinlerimde hissediyorum. Her şehadetle birlikte mücadeleye olan bağlılığımız daha çok artıyor. Çünkü biz bu yaşamdan bunu öğrendik şehit düşen her yoldaşın bıraktığı yerden davamız için daha güçlü ve iddialı bir şekilde katılmalıyız. Başka bir şekilde katılmak, yoldaşlık değerlerimize ve bağlılığımıza ters düşer. İlk defa bu kadar anlamlı, istekli ve derin yaşadığımı hissediyorum.  Özgürlüğün tadına vardıkça bu yaşamı daha çok vazgeçilmez oluyor. Bu yaşamın her anında, kalbimin daha hızlı attığını doludizgin taylar gibi coştuğunu hissediyorum.” Bu çoşan yürek, hızlı atan kalbin sahibi, bu satırlar bize ulaştıran Şehid Tekoşin Botan( Zehra Deniz)  Elinde bir kalemi, defteri, cebinde PKK yaşamına duyduğu sevgiyi anlatan kelimeler var.  Duygu her zaman anlamlıydı, her zaman önem ifade ederdi. Çelişkileri dile getirmek hele ki kişilikle ilgili olan çelişkileri, gelişimini ifade etmek, değişimin ne yönde olduğuna dair fikir yürütmek gerilla da bir kültürdür. Oysa ki kapitalizmin yarattığı kişiliksizleştirme tarzında kendini ele alma yoktur. Kendine dokunma, kendi geriliğinle yüzleşirken kavga verme yoktur. Bunu iyiye dönüştürme çabası, güzele evriltme telaşı yoktur.  Özgürlüğü esas alan bir paradigmanın militanları olan  Kürdistan gerillası, güzel olma adına  yaşadığı bu kaoslu süreci not eder, defterine nakş eder ve geleceğe taşır. Bunu çoğu kez pratiğiyle, çoğu kez ifade ediş tarzıyla, çoğu kez de sol gögsünde bulunan cepte taşıdığı güncesiyle dile getirir. Doğaya, yoldaşlarına, yaşama bakarken duygu ve düşüncelerini  hâlik bir şekilde  optimist bir ifade tarzda ifade eder. Tıpkı şehid Tekoşin Botan’ ın kendi güncesinde tüm zorlukların olumlu yönünü görmesi, şahadet duygusun alan bakış açısı gibi.  Bu ifade ediş tarzı şehid Tekoşin Botan’ ın kendini yani gerillacılığı, gerillayı nasıl tanımladığını da ortaya koyuyordu. Güncenin en başında yer alan; “ ben gerillayım” yazısı da bunu destekliyordu. Kendisini satırlara nakş etmişti Şehid Tekoşin Botan ve bizlere sunmuştu evrenin ona armağan olarak verdiği yeteneği. “Gerillayım ben, yeri belli olmayan çantasında bir parça kuru ekmeği, bir şişe suyuyla yüreğinde halkına, Önderine ve geleceğin umudu olan çoçuklara özgür bir ülkenin hayallerini taşırım. Her an yüz yüze olduğumu bildiğim ölüme aldırmadan meydan okurcasına, savaşmaktan direnmekten asla vazgeçmem.  Özgürlük gerillasıyım ben. Ne zaman nerde olduğum belli olmaz benim. Bugün çok yakınında, yarın çok uzağında olabilirim. Bazen aç bazen tok, uykusuz günlerce yürürüm soğuk sıcak demeden, Dinlemeden, yağmura kara aldırmadan içimdeki çoçuk ruhumla hiçbir engel tanımam.  Gerillayız biz, gerilla. Haksızlığa, tutsaklığa tahammülümüz yoktur bizim. Dağlardır bizim meskenimiz. Özgür dağların özgür havasını çekeriz en derinlerimize. Geceler dostumuzdur. Biz çektiğimiz halaydan, yaktığımız ateşten, söylediğimiz türküden, yoldaşlarımızdan, şehitlerimizden en önemliside Önder Apo’dan alırız gücümüzü.” Bu satırları Kürdistan gençliğinin önüne koyan; Şehid Tekoşin Botan’ dır. Halk Savunma Güçlerinin, 23 Aralık 2020 tarihinde Zap’ ta şahadetini açıkladığı  Şehid Tekoşin Botan, Kürdistanlı genç bir kadın olarak kendini ülkesine gelin eylemiştir. Bir çift yüreği ele alan Tekoşin Botan’ ın Güncesi, Kürdistan gençliğine özgülük yolu adına bir pusuladır.  LALEŞ RÊNAS

Ayrıntılar
Oluşturuldu: 11 Temmuz 2022
Görüntüleme: 347

HİÇBİR ZAMAN YİTİP GİTMEZ GÖZLERDEKİ IŞILTILAR

Yazılanlar ulaşır mı yazılan yere? Sahiden varır mı yazının asıl sahibine? Yoksa o da sırların gizemine büründürür kendini? Tıpkı sahibi gibi. Bunu bilemiyorum. Fakat gerçek olan yazının daima eksik olduğudur. Yarım kalmışlıklara, atfen kısacık zamanlara sığdırılmış ayrılık anlarına düşülürmüş yaşamdan bir nottur yazılanlar. Yüreğimizin en derinliklerinde coşkunca akan deli ırmaklardan dışa dökebildiğimiz küçük, küçücük bir akarsudur aslında. Tek başına yazılanlar daima eksiktir, ancak tamamlar gözlerin ışıltısı, sözlerin derinliği ve hislerin sıcaklığı yazılanları. Ne olursa olsun bütün manalar burada gizlidir. Bütün fırtınalar burada kopar, fark ettirmeden. Ağlayışlar, haykırışlar, özlemler, umutlar, burada tamamlar kendisini. Özü saklıdır çünkü içerisinde… Ve saklanmışlıklar içerisinde filizlenir yoldaşlıklar, dostluklar. Hiçbir zaman yitip gitmez gözlerdeki ışıltılar. Sözdeki derinlikler ve histeki sıcaklıklar. Tıpkı hiçbir zaman yitirilmeyen insan gibi… Gerçekten ulaşır mı yazılanlar yazıldıkları yere? Bilemem. Belki de hiçbir zaman bilemeyeceğim bildiğim bir şey varsa o da yazılanların, yazılmayanların zaman ve mekan çengeline takılan paylaşımların küçük gibi görünen ama kocaman manalar sığdıran yansıması olduğudur. Anlamı öyle ya da böyle budur. Sevda gibi, özlem gibi, dostluk gibi yaşam dolu… Eksik kalsa da yarım bıraktığımız paylaşımlarımız gibi yine de yazmalı seni, anlatmalı yoldaş yüreğini… Seni Çarçela ile Çarçela’yı seninle tanımlayıp anlatmak gerek. Çünkü sen Çarçela idin. Çarçela ise sen. Onunla anlatayım ki yaşatabileyim seni Çarçela tadında, asiliğinde ve ihtişamında. Dediğim gibi yazılanlar anlatabilir mi seni? Kelimelerin gücü, güzelliğin karşısında yeter mi? Yine de her harfin sihirli anlamında, dağlarına olan aşkını çıkaracağım, komutanlığını, tanrıçalığını çıkaracağım. Zamanın yüzüne çıkan her anlamda seni yaşayacağım. Gözlerine dokunabilmenin umuduyla düşmüşken yollara, yüreğinden akan nehirlerde süzülürken huzurluca, ılıkça vururken yüzüme her sabah rüzgarında aşkın, rengim, ışığım, coşkum olurken gönlümün derinliklerinde bir anda tariflere sığmaz bir zamanın sessizliğinde koptum senden… Sana doğru yola koyulmuştuk. Yürüdüğümüz patikalarda heyecan, coşku, yorgunluk ve dağlara karşı yaşadığımız aşkın izlerini bıraka bıraka sana doğru geliyorduk. Bembeyaz saçlarını bırakan dağlarımızın zirvelerinde kaya kaya iniyorduk eteklerine doğru. Çarçela her haliyle beyaza bürünmüş, bizim sabırsızlığımızı sindire sindire içine, karını eritiyordu. Biliyordu çünkü beyazlar ülkesinde yeşili özlediğimizi. Biz toprağın bağrından kopmuştuk ve öyle sevmiştik yeşilini dağların. Topraktan gelmiş, toprağa gidecektik ve bu şekilde bütünleştirecektik kendimizi Kürdistan’la. Derîye Hirçê’den kayıp ayağımız baharın ilk toprağına basmıştı sonunda. İlk otunun, çiçeğinin kokusunu çektik içimize doyasıya ve dokunduk güzelliğine son kez dokunurmuşçasına. Tarihi bir yolculuğa çıkmışçasına kıpır kıpır idi içimiz. Yeni yeni keşfediyoruz sanki tanrıçaların taht kurduğu Zagrosları. Ardı arkası gelmeyen esmer patikaların kıvrımında yürüyor, keşfediyor, gerilla olmanın hazzını yaşıyorduk Avaşîn’e doğru devam eden yolculuğumuzda. Tüm güzelliği ve hırçınlığıyla Avaşîn suyundan geçtik. Uğradığımız her yerde şölen havasında karşıladı doğa bizi. Baharla renklenen dağlar, bereketiyle hayran bırakıyordu. Attığım her adımın anlamı sana bir an önce yaklaşmaktı. Tanımıyordum seni o zamanlar ama koşmamı emrediyordu bana ayaklarım. Sanki yılların özlemi bitecekti sana vardığım zaman. Bu değil midir zaten. PKK yoldaşlığının güzelliği, tanımadan, görmeden dokunmadan sevebilmek. Seni tanımadan önce anlamıştı yüreğim; ben sen olacaktım, sen ben olacaktın ve Çarçela sana akacaktı, sen Çarçela’ya koşacaktın ve bir bütünü oluşturacaktınız, sonra da ben de o “biz”e dahil olacaktım. Yeni eyalet komutanımızı tanıyabilmenin heyecanı ile yürüyorduk patikada. O da eşlik edecekti acımıza, bir annenin sıcaklığıyla koruyacaktı bizi, bin yılların kinini taşıyan bir savaşçı gibi savaştıracaktı bizi. Bize PKK’nin güzelliklerini hesapsızca ve fedakarca tekrardan tanıtıp, öğretecekti. Sen buydun işte. Evet, PKK’de komutanlık tüm bunların tek kelimelik tanımıydı. Nasıl ki Rojbînler’den, Reşîtler’den, Rukenler’den bunların tanımını öğrendiysek sende de farkına varacaktık. Bu yüzden yeni komutanımızı yani seni her haliyle merak ediyorduk. Yüzlerce yoldaşın izini taşıyan bu patikalar bitmek bilmiyordu. Saniyeler dakikalar, dakikalar saatler olmuştu bir anda. Ve “Yollar biter mi” türküsüyle hiç bitmeyecek yollarda ilerliyorduk. Sonunda ulaştık seni alacağımız kamp noktasına. Farklı bir yüz arıyordu gözlerim, etrafa bakınırken seni gördüm. İlk halinin sıcaklığı hala cayır cayır yakmaktadır bizi. Eski bir dosta kavuşmuşçasına tanıdık geliyordun bana. Güneş’in bir parçası gibi ısıttın içimi. İlk gülüşün hala sarsar yüreğimizi, ilk sarılışın bin yılların Ana tanrıça hasretiyle hala Süveydamızda ritimlerini hızlandırarak atmakta. Bizde uyandırdığın bu hisler senin farkını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu. Tüm savaşçıların seni böyle karşılıyordu. Cîlo’dan başlayıp Çarçela’ya doğru ilerleyişini gün gün takip ediyorduk. Çarçela da seni bekleyen meraklı gözler her an seni izliyordu. Ve geleceğin günün hesabını yapıyordu onun için bekleyiş sürüyordu. Tarih 16 Temmuz 2015’i gösterirken Çarçela yollarına koyulduğunu öğrendik. Hemen şehit Diljîn ve şehit Kurdîstan’la beraber seni karşılamaya geldik. Sürekli arkadaşların meraklı sorusuna cevap olmaya çalışıyordum. Çarçela’dan inerken yanına yetiştiğimizde bizi ilk karşılayan şehit Robîn’di. Yoldaş canlısı, sevdalısı Robîn’le uzun uzun sarıldıktan sonra seni sorduk. “Çarçela’dan inen süt beyazındaki sularla şuan kutsanıyor” demişti. Çarçela, yüreğindeki tüm nehirleri sana akıtıyordu sanki. Kutsanma şöleni bittikten sonra saçlarını taramaya koyuldum. Saçlarına dokunduğum ilk an hala yüreğimin en güzel köşesinde. Tel tel dökülen saçların kadının tüm kutsallığını simgeliyordu, öyle bereketli duruyordu ki… Önderliğimizin ne kadar uzun saçları sevdiğini ve biz kadınlara nasıl yakıştırdığını duyar gibi bir havada tarıyordum saçlarını, ince ince ördüm. Tüm acıların ellerimdeydi. Sanki dile gelmiş konuşuyordu saçının her ak düşmüş teli benimle. Hangi yellerle uzamıştı? Kaç yoldaşın eli değmişti? Kalan tüm izleri, dilsiz acılar içinde anlatıp, yaşatıyordu sanki. Hazırlanıp Çarçela’nın yüksek zirvelerine tırmanacaktık artık. Sırtımızda bin yılların yükü… Yüreğimizde yarım kalan binlerce yoldaşımızın hayaliyle… Çarçela’mızdaydık. Esen rüzgarıyla yüzünü okşayıp ‘Hoş geldin’ diyordu sana. Dağlarımıza bıraktığın uzun ve anlamlı bakışların hala Çarçela’nın her çiçeği, taşı, kayası, savaşçılarının aklında ve ruhundadır. O bakışların ilk halleri ise bende kaldı. Fiziki anlamda sensizlik o kadar zor ki… Bunları yazarken senin hep söylediğin o söz aklıma geldi bir anda. Hani hep derdin ya “Tüm şehit yoldaşlar fiziki bir kopuşu bizde yaşarlar. Onun dışında her haliyle içimize işlemiş, sinmişler ve hep yıldızlara yakın bir yerde bizi izliyorlar.” Sahi, sen şuan hangi yıldızdasın? Hangi yıldızın yanında izlemektesin beni-bizi? Seher yıldızı, Yedi Kardeş, Çoban Yıldızı, yoksa Güneş’in yanında mı? Hangisinin yanındasın? Hangi çiçektesin? Hangi esen rüzgardasın? Hangi toprakta, hangi canlıdasın? Cevabı çok basit aslında; sen her yerdesin. Yüreğimdesin. Çarçela senle direndi, senle renklendi, senle savaştı, senle kahramanlaştı. Senin gidişinden sonra seninle beraber sonsuzluğa yol alan dört özge can için ağladı nehirleri. Çarçela’nın kışları hep fırtınadır, baharı heyecan, yazı ise sensiz… Parça parça herkesi kabul etti toprağına. Senin yıldızlara doğru olan bu yolculuğunda Helîn, Hîwa, Dîcle, Canfeda, Diljîn, Kurdîstan, Axîn, Arîn ve daha adını sayamadığım binlerce kahraman. Bu anlamlı yolculukta ülkeleri, toprakları adına ömrünün en güzel demleri olan gençliklerini sundular hesapsız ve fedakârca. Ardıllarınız olan bizlere bıraktığınız ise fedaice katılmak ve yarımlılıkları tamamlamak oldu. Yani Devrimce yürümek, Devrimce Zafere koşmak… Sorxwin Avesta

Ayrıntılar
Oluşturuldu: 08 Temmuz 2022
Görüntüleme: 357

KURDİSTAN’NIN 3 PARÇASINDA SAVAŞA YÜRÜYEN ÖNCÜ BİR KADIN: ŞEHİT RÛKEN SPÊRTÎ

Yurtseverlik tanrıçalıktan bu yana süregelen bir kültürdür. Çünkü yurt demek, yuva demektir, toplum birliğini ve dirliğini sağlayan zaman ve mekân gerçekleşmesi demektir. Yurt demek, anılarının biriktiği, tarihinin, dolayısıyla kimliğinin oluştuğu yer demektir. Yurdunun yabancı saldırganların yönetimine geçmesi ise ölümden beter bir köleliğe mahkûm olmak demektir. Bundandır ki Kürt kadınının yurtseverliği ona tanrıçalardan bu yana devredilmiş bir nasihattir. Bundandır ki PAJK’ın temel aldığı Kadın Kurtuluş İdeolojisinin ilk ilkesidir yurtseverlik. Bu ilkenin timsali ve temsili olmuş o kadar çok kadın geçti devrim ateşinden. O kadar çok kadın reddetti ki kölece yaşamı, işgali ve zorbalığı. Onların çokluğudur şimdi yeni bir yaşamı mümkün kılan. Artık münferit değildir, artık bir azınlık da değildir onlar. Onlar bir çığ gibi büyüyerek ilerliyorlar. Yağmur taneleri kadar çok, yağmur taneleri kadar her biri özgün, yağmur kadar hepsi bir bütün. Özgürlüğe Sevdalı, Yılmaz Bir Kadın Rûken Spertî, bir çığ gibi heybetli ve bir yağmur tanesi kadar saf, yalın ve özgün ama aynı zamanda bütünlüklü ve uyumlu bir şekilde aktı devrim saflarına. O çok hızlı ve yoğun yaşamıyla devrimci yaşama çok yakıştı. 8 yıllık devrim yürüyüşünde Bakur’dan Başûra oradan Güney Kurdistan’a dek durmadan cepheden cepheye koştu. Onun hikayesine kulak vermek bizlere berraklığın, cesaretin ve heybetin bir Kürt Kadınında yarattığı ihtişamı yansıtacaktır. Rûken Spêrtî kod adıyla efsaneleşen Fatma Koyuncu, Cûdî eteklerinde kurulmuş Silopya Ovasında da doğdu. Bölgede kadim bir varlık gösteren Spêrtî aşiretine mensup, yurtsever bir ailede dünyaya gelen Fatma Botan’ın kalbinde, sıcak yazlar kadar yakıcı, kışlar kadar sert bir çocukluk geçirmişti. Rûken’in çocukluğu, çatışmaların gölgesinde, baskının ve inkârın yıkıcı yükü altında filizlenen bir dirençle yoğrulmuştu. Henüz gençliğinin başındayken, kalbinin en derin yerinde şu sözleri kazımıştı: “Bu topraklar, özgürleşmeden ben de özgür olamam.” Çünkü yurt demek gerçek yuva demektir, yurt demek özgür yaşam demektir. Onuru mümkün kılan, güzelliği çirkinliğe hâkim kılan da yurttur, yurdun özgürlüğüdür. Bazı insanlar vardır; doğdukları coğrafyanın rüzgarıyla konuşur, toprağıyla yürür, dağlarıyla düşünürler. Onların varlığı bireysel bir serüvenden çok bir halkın tarihine kazınmış isyan çığlığına dönüşür. Rûken Spêrtî, işte böyle bir kadındı.  O, kendi halkının özlemini, öz savunmasını, kadın özgürlüğünün direngenliğini ete kemiğe büründürmüş bir özgürlük sevdalısıydı. İlk Gerillacılık Şekillenmesini Botan’da Aldı 2012 yılında Rojava’da devrim ateşinin harlanmaya başladığı vakit Rûken, o ateşi kendi yüreğinde hissederek yönünü dağlara verdi. Gerillaya katılması; özünü yeniden yaratmanın ve hakikatin bilgisine yürüyüşün ilk adımıydı. İlk yılını Botan alanında geçiren Rûken, sanki dağların bağrında büyümüşçesine bu yaşama çabucak adapte olur. Selvi boyuna gerilla kıyafetleri, temiz kalbine Apocu felsefe çok yakışır ve Rûken Botan’da gerçek anlamda gerillalaşır. Yetkin bir düzeye ulaşır ulaşmaz da kendini savaşın çetin olarak sürdüğü cepheler için önerir. 2013 yılında Önder Apo’nun büyük barış çağrısına karşılık olarak Bakurê Kurdistan dağlarından Başûrê Kurdistan dağlarına geçen Rûken bu süreci bir eğitim süreci olarak ele alır. Heftanîn alanında bir yıla yakın bir süre kalan Rûken burada askeri ve ideolojik bakımdan donanımını güçlendirir. Kobanê’de Kadın Devrimine Öncülük Etti 2014 yılına gelindiğinde Rojava’da yanan devrim ateşi doruk noktasına ulaşır. Bu ateş her Kürt yurtseveri gibi en çok da onun yüreğini yakar ve yoğun ısrarlarından sonra Kobanê’ye müdahaleye giden gerilla gruplarına dahil olur. Rûken’in çetin savaş anlamında ilk cephelerinden biri de tarihin seyri açısından dönüm noktası olan Kobanê savaşıydı. DAİŞ karanlığına karşı Kobanê de verilen mücadele yalnızca bir şehir savunması değildi. Kadının büyük özgürleşme isteminin, katmerleşerek büyümüş dünya gericiliğine karşı verdiği savaştı. Halkların kardeşliğinin egemen sistemlere karşın kazandığı moral üstünlüktü. Rûken burada büyük bir yurtseverlik ve cins mücadelesi bilinciyle savaşa aktif bir şekilde dahil olur. Her an bıkmadan ve usanmadan en önce cepheye varmak için tüm gücünü ortaya koyan Rûken yoldaşlarının büyük sevgisini ve güvenini kazanmıştır. Çünkü Rûken sadece eldeki silahıyla değil tüm varlığıyla bir savaş verdi. Onu bu alanda tanıyan yoldaşları söz eder; çatışma en yoğun anına vardığında, gözlerinde bir öfke değil derin bir inanç ve sonsuz bir kararlılık parıldardı. Siperlerin arasında dimdik yürüyen o uzun silüeti, yoldaşlarına yalnızca cesaret vermiyor, düşmana karşı da psikolojik bir üstünlük sağlıyordu. Çünkü Rûkenin adım atışından bakışlarına, bakışlarından bir çift lafına dek her şeyinde bir heybet vardı. Kobanê de gösterdiği direniş; onun yılmaz devrimci kişiliğini daha da pekiştiriyordu. Ulus bilinci, halk bilinci, insan olma bilinci derin bir felsefi temelde Rûken’in inadında belirginleşiyordu. Doğduğu Topraklarda Direniş Savaşı Verdi Kobanê savaşındaki duruşuyla daha da tecrübe alan Rûken, 2015 ve 2016 yıllarında Bakurê Kurdistan üzerinde yoğunlaşan TC. faşizmine karşı savaşmak için de yoğun bir istemle kendisini o topraklara ulaştırma telaşını yaşıyordu. Halkının kendi kendisini öz iradesiyle yönetme istemine TC. Devleti hunharca bir öfkeyle saldırmış ve hiçbir ahlaki ilke tanımadan silahsız halkın üzerinde katliamlar gerçekleştirmişti. Cenazesi günlerce buzdolaplarında saklanan Cemileye ağıt yakan annenin feryadı yankılanıyordu yüreğinde. Sêve ve Fatmalar, Pakîze ve Mehmet Tunçlar büyük bir duruş sergileyerek halkın koruyucuları rollerini üstlenmişti. Ama Rûken için bir gerilla ne olursa olsun halkının yanında olmak zorundaydı. İster Kobanê ister Şengal ister Amed Surları olsun, neresi olursa olsun eğer ki bir halk katliama maruz bırakılıyorsa bu durumda onları koruma bir gerillanın başat görevidir. Rûken büyük ısrarları ve çabaları sonucu 2016 yılında tarihin getirmiş olduğu bir karşılaşmayla bir gün tekrar doğduğu topraklara döndü. Bu kez bir savaşçı, bir komutan ve devrimci kadın olarak… Bu kez savaşta nam salmış yiğit bir kadın olarak. Rûken Spêrtî, Bakurê Kurdistan’da ilan edilen öz yönetim direnişlerinde yer aldı. Silopî’de, çocukluğunun sokaklarında, şimdi silahıyla, bilgeliğiyle, devrimci ahlakıyla yürüyordu. Bu onun için sıradan bir savaş değil, varoluşun en saf halini yaşadığı andı. Türk devletinin tankları, topçuları, keskin nişancıları bir halkın iradesini ezmeye çalışırken, Rûken ve yoldaşları yeni bir yaşam ısrarını yükseltiyordu. Bu, sadece bir savunma değil, yaşamı yeniden kurma arzusunun silahlı isyanıydı. “Bu topraklarda bir kadın artık diz çökmez” diyordu ve bu sözün her harfini Silopi’nin taşlarına yazıyordu. Onun öz yönetim direnişlerindeki varlığı, özellikle kadınların öz savunma hakkı ve kendi yaşamına sahip çıkma iradesi açısından unutulmaz izler bıraktı. Kadınların sadece kurban değil, failleriyle hesaplaşan birer özne olabileceğinin canlı kanıtıydı Rûken. Xakûrkê’de Ölümsüzlüğe Yürüdü Silopî direnişinden sonra bu defa da yönünü saldırıların yoğunlaştığı Başûrê Kurdistan dağlarına veriyordu Rûken. NATO destekli TC. işgalci ordusu, varını yoğunu tekniğe harcayarak Kürt halkının imhasında kesin karar kılmıştı. 2015 yılından itibaren yoğunluğu bir bölgeden diğerine geçerek devam eden saldırılarına karşılık olarak halk ve gerilla diz çökmedi. Diz çökmek bir yana savaşta büyük taktik çıkışlar yapan gerilla dağlarda TC.  ordusunu çoğu defa hezimete uğrattı. Rûken şehir direnişlerinde katledilen masum çocukların intikam hıncıyla yürüyordu dağlara. Bir an için bile olsa o çocuklar için içtiği intikam yeminini unutmayan Rûken dağlara vardığında önce bir eğitim sürecinden geçti. Eğitimden sonra ise yeni bir devrimci göreve atılıyordu Rûken. O yıllarda intikam hıncıyla dolup yönünü dağlara veren gençleri eğitecekti bu defa. Yeni Savaşçı devrelerinin sorumluluğunu üstlenen Rûken, savaş tecrübesini ve ideolojik derinliğini gerillaya yeni katılan gençlere aktarıyordu. Onlarca yeni savaşçı, gerillaya duyduğu büyük merakı Rûken’in sözlerinde ve pratiklerinde gideriyordu. Yeni savaşçı devrelerinden sonra ise bu defa savaşın en yoğun olduğu alanlardan biri olan Xakûrkê’ye doğru yol alıyordu Rûken. Xakûrkê de en ön mevzilerden olan Lêlîkan tepesinde konumlanan Rûken aynı zamanda burada en üst derecede sorumluluk üstlenmişti. Savaştaki yetkinliği ve pratik zekasıyla, derin yoldaşlığı ve doğal otoritesiyle yoldaşları tarafından burada çabucak benimsenip sevilen Rûken, görevlerine büyük bir coşku ile sarılır. 2018 yılında düşman saldırıları Xakûrkê de yoğunlaştığında en ön cephe olan Lêlîkan Tepesi büyük bir direniş duruşu gösterir. Günler boyu hem tünelde hem de arazide süren çatışmalarda onlarca işgalci askeri cezalandıran Rûken ve arkadaşları son nefeslerine kadar amansızca direnir. Lêlîkan Tepesinde süren çetin savaşta şehadete yürüyen Rûken, ardında büyük bir yurtseverlik destanı bıraktı. Kadın Kurtuluş İdeolojisinin ilk ilkesini derinden yaşamasıyla diğer bütün ilkeleri de kendinde yarata Rûken, güzel yaşadı, güzel savaştı ve en kutsal ölüm olan şehadete vardı. Adı gibi Rûken, ülkesinin dağları kadar heybetli bu devrimci ve savaşçı kadın; kadının ve Kürt halkının baş eğmezliğini dost düşman herkese gösterdi. Mücadele Arkadaşı

Ayrıntılar
Oluşturuldu: 22 Ağustos 2025
Görüntüleme: 332

Şehit Viyan Özgür Yoldaşın Anısına

Viyan Arkadaşı tanıdınız mı? Siz belki de benden daha iyi tanımış olabilirsiniz. Ne de olsa o sizlerin can arkadaşıydı. Bende tanıdım, belki tanışmamız çok uzun bir süreye yayılmadı ama onu tanıdığım için, onunla arkadaş, yoldaş olduğum için diğer onu tanıyan bütün arkadaşları gibi bende en şanslı olan gerillalardan biriyim. Viyan’ın şehadetini haberlerde gördüğüm anı tarif edebilir miyim bilmiyorum. O anda sadece ve sadece içimden geçen binlerce keşkeler... Zamanı geri getiremeyeceğimi, Viyan’ı geri getiremeyeceğimi bilmenin, hissetmenin verdiği o dayanılmaz acı! Ve öfke! Bir anda üzüntümün yerine geçen farklı duygular. Bunun altında yatan neydi? Dedim ya Viyan’ı kısa bir süre içerisinde tanıdım. Ama Viyan’ın yoldaşlığı ve yaşamdaki samimiyeti kısa bir süre içerisinde onunla güçlü bağlar kurabilmeme yetmişti. Gerçi Viyan ile güçlü bağlar kuramayan çok az arkadaş olsa gerek. Çünkü Viyan en hümanist arkadaşlarımızdan birisiydi! Sürekli olarak gülümseyen ve gülümsedikçe yüzü kızaran, yanaklarında çukurlar oluşan... Viyan; benim en insancıl yoldaşım! Yaşamı boyunca kötülük nedir, yalan, çirkinlik nedir bilmeyen genç fedai yoldaşım! Genç ama dünyaları omuzlamak isteyen yoldaşım. En zor koşullarda, uçurumun kenarında yaşamak isteyen sensin. Tüm zorlukları göze alarak savaşa koşarcasına gidişin, hem de bu gidişinde ben şehadetini görmüş iken. Ne yazık ki biz hiçbir zaman savaşa giden bir yoldaşın şehadetinin olacağını hissetsek bile ne bunu engelleyebiliyoruz ne de böylesi gidişleri... Bunun ne kadar zorlayıcı olduğu anlaşılabilir mi? Viyan benim için bir kahraman. Ama o öyle sandığınız gibi bir kahraman değil. Küçük bir kahraman o. Yüreği ve yüreğinde taşıdığı duygular, düşüncelerin bedenine sığmadığı bir kahraman o. Ne olağan üstü fiziki güçleri vardı ne de ele avuca sığmaz becerileri. Kahramanlar hep olağan üstü fiziki güçler veya bazı yeteneklerle bilinirler. Ama bizim Viyan böyle değildi. Zaten onun esas sırrı da bu özelliklerde değildi. O sadece oldukça sade ve gerçekten sade olmanın kendisinde anlam bulduğu, henüz olgunlaşmamış, büyüme nedir bilmeyen, bunun içinde henüz aslında yaşamın onu biçimlendirmediği, sınırlandırmadığı insanın doğallığını temsil edendi. Viyan’ı tanısaydınız insanlar için ne kadar çok güzel şeyler yapma isteminde olduğunu görme şansına kavuşmuş olurdunuz. Ama onun güzellikleri de en güzel olan güzelliklerdi... Biraz çocukça olması da ayrı bir tat verirdi yaptıklarına. Hep arkadaşlarına güzel bir şeyler verme istemi onun en temel istemiydi. Ama dedim ya Viyan çokta yetenekli değildi. Zaten şirin olması da bu yüzdendi. Şehid Delil Batı Zap Bölgesine gitmeden de yine böylesi arayışlar içerisindeydi. Tüm olağan üstü hazırlıklarını büyük bir ciddiyetle yaptıktan sonra kolları sıvayıp mutfağa ocağın başına geçerdi Viyan. Tüm bu hazırlıklar ve ciddiyet, yoldaşlarına güzel bir tatlı yapma istemi işte bu duygular ve düşüncelerle harekete geçerdi. Bize en güzeli güzel yapan ona biçtiğimiz anlamdır. Anlamlı olan güzeldir. Ve bu da emekle oluyor. İşte Viyan’ı güzel yapan yaşama, arkadaşlarına karşı olan ilgisiydi. En güzel anlar onunla... Yine düşünceli ve her zamanki gibi sevecen. Elinde kendisi gibi küçük ve ince bir kitap. Ne okuyorsun diye sordum, sanki bilmiyormuşçasına. Viyan tabi ki utanır ve gülümser. (Her zaman ilk refleksi bu oluyordu kızarmak ve gülümsemek. Bu onun iç temizliğinin en somut görüntüsünün yüzüne yansımasıydı.) Hemen ellerini birbirine kavuşturup, kitabı sakladı. Sözde kızarak şöyle söyledi; ‘hiçbir şey okumuyorum sadece bir arkadaşı bekliyorum. Boş boş oturacağıma biraz okuyayım dedim!’ Tabi bunları söylerken sesi oldukça ilginç, ince ve kızgınlığının verdiği sevecenlik oturmuştu yüzüne. Bir şey okumadığını, yapmadığını söyleyen yoldaşımın tabi ki böyle olmadığını bildiğimi bildiğimden bırakır mıyım? Viyan Küçük Prens’i okuyordu. Bende bugün yani 2023 yılının son günü seni anmak için Küçük Prensi okudum. Daha öncede bu kitabı birçok kez okumuştum ama bu sefer bir kez de senin gözünden okumak istedim. Seni anmak istedim. Yüreğinden geçenleri anlamak istedim. Sen ne bir tilki ne de bir gül değilsin benim için... Her ne kadar Küçük Prensin dostları koyun, tilki ve bir gül ise de ki bunlar anlamlıdır, ama insan en değerli varlık olarak ve bu sensen çok daha anlamlı ve değerli olursun. Esas olan gözün gördükleri değil diyor Küçük Prens’e dostu ve gözün görmedikleridir önemli olan ve insan esas olarak yüreği ile görmelidir diyor. İşte sen hep gözünde yüreğini, yüreğinde yıldızları, gülleri, hayvanları, bitkileri taşıyandın! Küçük Prens hikâyenin sonunda kendisini zehirli bir yılana sunuyor ve kendi gezegenine kendisine ait biricik gülünün yanına, elinde resmi çizilmiş kutu içerisinde bir koyunla beraber gidiyor. Kendisini yıldızlara doğru kanatlandırıyor. Tabi bu düzeye gelmeden de birçok farklı gezegeni gezerek farklı insanları tanıyor. Ama tabi ki bu insanlarda iktidar, sömürü ve bireycilikten başka bir şey göremeyince ne buralarda yaşayabileceğini ne de böylesi kendini beğenmiş ve egosu yüksek insanlarla arkadaş olamayacağını anladıkça dünyanın en ıssız yerlerine dağlara, çöllere ve uygarlığın henüz ulaşmadığı alanlara gitmek istiyor. İşte senin partiye katılımın ve arayışlarının tıpa tıp aynısı! Sen bırakalım bireycilik, egolu yaklaşımı insanlara karşı en ufak bir kötülük bile beslemeden yaşadın ve yıldızlaştın. Şimdi her yıldızlara baktığımda seni görüyor, seni anıyor, senin bize yol gösteren olduğunu biliyorum. Seni anlatabilmek gerekir başta Mezopotamya’nın küçük ama çabuk büyüyen çocuklarına. Belki de onların masal kahramanı olmalısın. Akşamları, ateş başlarında anlatılan hikayeler ve destanlar gibi. Ondan sonra rüya olursun, çocukların ve daha doğrusu henüz büyümemiş, kirlenmemiş, kalıplaşmamış olan zihinlerde. Bilince çıkarsın. Tıpkı hakikatin diğer canlılarda uyuyup da insanlarda uyanıp kendi farkına varması gibi. Ölüm belki de insanlığın yaratmış olduğu en soğuk kavram. Ben seni ne ölümle ne de ölümsüzlükle anmak istemiyorum. Taşta, bitkide, tüm kötülük bulaşmamış canlılarda senin var olduğunu bilmek daha iyi geliyor. Artık her Küçük Prensi okuduğumda senin adına da okumuş olacağım. Seninle beraber okuyacağız. Ve hep iyi bir yaşam arayışının sahibi olacağız...    

Ayrıntılar
Oluşturuldu: 17 Temmuz 2025
Görüntüleme: 353

Sayfa 6 / 12

  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • FEDAİLERİN KOMUTANI: SARYA QAMIŞLO

  • YJA STAR’IN ONURLU SAVAŞÇILARINDAN: RUKEN MAMXURÎ

Ana Menü

  • ANA SAYFA
  • ÖNDER APO
  • AÇIKLAMALAR
  • GÜNDEM
  • ÖNCÜLERİMİZ
  • STAR AKADEMİSİ
  • STAR GÜNLÜKLERİ
  • DAĞ DÜŞÜNCELERİ
  • VİDEO GALERİ
  • FOTO GALERİ

Ara Menü

  • Sitede ara