• Kurdî
  • Türkçe

  

YJA STAR

ANA SAYFA / MAKELE

 

  1. Buradasınız:  
  2. Anasayfa
  3. ÖNCÜLERİMİZ

ŞEHİT ROZERİN ŞEMZİNAN ARKADAŞIN ANISINA

Özgürlüğe susamış yürekler er ya da geç ulaşırmış kutsal mekanların kutsal dergahına... Aşkla bağlı olduğu özgürlük arayışları son durağa kadar eşlik edermiş maşuğunu arayan aşık misali... Yaşam hikayesine şahitlik edeceğimiz YJA Star komutanlarından Rozerin Şemzinan’ın devrimcilik serüveni bizleri bir çok alana götürecek. Silahlı mücadelemizin başlatıldığı ve ilk kurşunun hala sıcaklığını koruduğu yıllarda 1986 yılında Colemerg’in Şemzinan ilçesinde yurtsever bir ailede dünyaya geldi Sarya Atilla. Yine ikinci doğuşunu gerçekleştirmek için ilk silahlı mücadelenin gerçekleştirildiği tarihi günü seçmişti kendi için. 2007 yılının 15 Ağustos tarihinde gerilla saflarına katılan Rozerin Şemzinan’ın yaşamını, verdiği bir röportajdan alıntılarla sizlerle paylaşıyoruz. ‘‘Adım Rozerin Şemzinan, 2007 yılında hayatımın dönüm noktası olacak ve ikinci doğuşumu gerçekleştireceğim PKK saflarına, ilk silahlı mücadelenin başlatıldığı kutsal 15 Ağustos günü katılım kararı alıp bu kararımı gerçekleştirdim. 15 Ağustos 2007 yılını kendi ikinci doğuşum olarak adlandırıyorum. Çünkü gerçeklik böyle. Yurtsever, kendi değerlerine sahip çıkan, verdiği bedeller temelinde partiye ve Önderliğe daha çok bağlanan bir aile gerçekliğinde büyüdüm. Partiyi tanımak benim açımdan zor olmadı, çünkü çocukluğumuzda onlarla büyüdük. Şemzinan halkı yurtsever ve gerillaya bağlıdır. Bundan dolayı gerillaya karşı her zaman bir sevgi ve ilgi vardı. Halamın kızı olan Beritan arkadaşın gerilla saflarına katılması bende derin izler bıraktı. Ve bende onun mücadele arkadaşı olmak istedim. Onun katılımıyla artık benimde bir şeyler yapmam gerektiğinin farkına vardım. Ben de onun için katıldım. 2007 yılında katılınca direk Xakurke alanına geçtim ve uzun süre Xakurke alanında kaldım. Daha sonra direnişi ile dillere destan olan ve artık tüm dünyada gerillanın vazgeçilmez alanı olarak bilinen Zap alanına geçtim. Kısa bir süre bu alanda kaldım. Daha sonrasında Ezidi halkıma yönelik gerçekleştirilen saldırılardan kaynaklı kendi önerimle Şengal alanına geçtim. Burada yaşadığımız savaş gerçekliği bizlere çok şey öğretti. İhanetin ve direniş çizgilerininsavaş ortamında olmazsa olmaz olduğunu zaten hepimiz biliyorduk. Fakat bu kadar yakından görmek, bu kadar iç içe yaşamak insandan daha farklı duygular geliştiriyordu. Orada çok bedel verdik. En güzel kadın arkadaşlarımız, delikanlılık demlerinin en güzel çağlarını yaşayan gencecik arkadaşlarımız ve halkımız hiç düşünmeden siper ettiler bedenlerini. Biz savaşı ya da insan öldürmeyi istemiyoruz. Savaşa, savaşmaya da çok hevesli değiliz. Fakat eğer sömürülen bir halk gerçekliğimiz ve işgal edilen topraklarımız söz konusu olduğu zaman, kimse bizler kadar hırs ve öfkeyle, kimse bizler kadar nefretle savaşamaz! Savaş ve savaşmak bir mecburiyettir aslında. Ve biz bunu canımız pahasına kendi isteğimizle gerçekleştiriyoruz. Biz bir halk olarak halkımzı ve değerlerimizi korumakla görevliyiz. Çünkü bizler bir halk savunma gücüyüz. Belirttiğim gibi Şengal’deki savaş gerçekliği bizlere çok tecrübe kazandırdı. 3 yıllık bir şehir savaşı pratiğinden sonra tekrardan yönümü dağlara verdim. Sevdiğim, ait ve aşık olduğum mekanlara... Dağlar bir gerilla için en vazgeçilmez alanlardır. Hele bir de bir kadın gerillaysan zaten yapamazsın farklı diyarlarda... Dağ demek kadın demektir. Dağ demek yaşam demektir. Dağ demek nefes, dağ demek emek, özgürlük, aşk demektir. Dağ demek bir çok anlam ifade ediyor biz kadınlar için... Ve tekrardan gerillacılığa başladığım alanlara doğru yollara düştüm. Şengal pratiğinden sonra tekrardan Xakurke alanına geçmek, gerillacılığa başladığım alanda tekrardan pratik yürütmek beni eski günlerime götürdü. Xakurke benim için tanımlaması zor bir alandır. Çünkü yeniden doğuşumun gerçekleştiği değerli topraklardır. Ülkemizin her yanı, her biri karışı, her bir alanı tabiki değerli. Kürdistanımız paha biçilmez güzellikler barındıryor içinde. İnsanından, suyuna kadar, verimli toprağından börtü böceğine kadar resmen harikalar diyarı gibi. Bu diyarı en değerlileri de kuşkusuz özgürlük savaşçılarıdır. Her gün binlerce kez şükrediyorum ki bu özgür mekanlarda bir özgürlük savaşçısı olarak yer alıyorum. PKK’ye, onun bu değerli yaşamına, PKK’nin şehitlerine, değerlerine sonuna kadar bağlı kalmak ve sahip çıkmak boynumuzun borcudur. ’’ Bu değerlendirmeleri yapan Rozerin Şemzinan arkadaşımız, dile getirdiği gibi de yaşamasını bilmişti. Dile getirdiğini pratize etmek onda olmazsa olmazdı. Ona göre söz ağızdan bir kere çıkardı. Çıktıysa yapacak, yapmayacaksan ise söylemeyecektin! Söylediğini yapan, yaptığını paylaşan ve paylaştıkça mutlu olanlardandı. Yoldaşlık ve yoldaşlığa bağlı kalmak temel ilkeydi onda. Bundan ötürü insanları çok seven, hümanist bir kişiliği vardı. Emekçi kişiliğiyle öne çıkan yoldaşımız, değer biçmesinide iyi bilirdi. Kürdistan dağlarının bir çok alanında kalarak mücadele veren, emek veren, savaşan Rozerin arkadaş emekçi kişiliğiyle bulunduğu her ortamda hemen saygınlık kazanırdı. Kişiliğindeki olgunluk, yaşam tarzındaki sadelik, yüreğindeki saflık yoldaşlarını hemen ona yaklaştırırdı. Mücadeleye katıldığı günden itibaren her zaman birşeyler yapabilmek ve bu mücadele de kalıcı sonuçlara ulaşmak için uğraş içerisinde oldu. Bir çok alanda kalan Rozerin Şemzinan arkadaş Xakurke’den Zap’a, Haftanin’den Şengal’e kadar 16 yıllık uzun bir yürüyüşün sahibi olmuştu. 2018 yılında Şengal pratiğinden sonra tekrar yönünü gerillacılığa ilk başladığı alan olan Xakurke’ye dönen komutan Rozerin, sıcak savaşa öncülük etme rolünü üslenmişti. Gerçekleştirilen her saldırı karşısında daha da eylemselleşerek düşman karşısına çıkıyor, bu konuda yoldaşlarını eğiterek öncü bir Yja Star komutanı olarak sürece aktif katılıyordu. Düşman saldırılarının çok yoğun olduğu süreçler yaşanıyordu. Faşist Türk devletinin ordusuna her gün darbe üstüne darbe vuruluyordu. Savaş meydanı yiğitlerin meydanıydı! Göğüs göğüse çarpışmanın, göğüs göğüse savaşmanın ve yüreği olanların meydanıydı. Yani Türklerin işi değildi mertçe savaşmak... Savaşında cesur, yaşamında fedakar, yoldaşlığında mütevazı olan komutanlarımızdan Rozerin Şemzinan 24 Ağustos 2023 günü Medya Savunma Alanları’nda gerçekleşen düşman saldırısında mücadele arkadaşları Tekoşîn Cizre ve Harun Egid yoldaşlarımız ile birlikte şehadete ulaştı. Devrimcilik yaşamı boyunca hiçbir şekilde ikilem yaşamayan ve tereddütsüzce kendini PKK yaşamına adayan Rozerin Şemzinan arkadaş, her zaman yoldaşlarının yüreğinde kalacak…      

Ayrıntılar
Oluşturuldu: 31 Ocak 2024
Görüntüleme: 328

ŞEHİT NÛDEM SÎDAR ARKADAŞIN ANISINA

İsmi bilinmedi bir çok kahramanın... Kimileri hiç tanımadı onları. Ne gördük bazılarını, ne de onlarla yaşama şansına erişebildik. Ne sıcak sohbetlerine eşlik edebildik ne de gecenin sessiz karanlığında onların yüzünü aydınlatan sıcak ateşle birlikte anılarını dinleyebildik. Uzun ve soğuk kış gecelerinde birlikte özgürlük şarkıları söyleyemedik, özgürlük halayları çekemedik bazı yüreklerle... Evet onlarla yaşama şansına sahip olamadık ama onları yaşamadık anlamına da gelmedi bu gerçeklik. Onları, o yüce kahramanların hayat hikayelerini onların yoldaşlarından dinledik. O hikayelerde yer yer Botan’a, yer yer Serhed’e, bazen Rojava’ya bazen de tüm Medya Savunma Alanlarına gittik. Böyleydi gerilla yaşamının gerçekliği. Fiziki birlik ve beraberlikler tabiki de çok değerlidir. Ama asıl önemli olan yürekten ve içtenlikle birlikte olabilmektir. Gerilla saflarında, PKK’nin bu değerli yaşamında yoldaşlık en temel ilkedir. Çünkü yaşamı yaşanır kılan özgürlük arayışı ve direniş, yoldaşınla omuz omuza geliştirmen gereken bir eylemselliktir. Bundan dolayı yüreğinin en derinliklerinde hissedersin sevgiyi, sadakati ve de bağlılığı... PKK yaşamında bir arkadaşla ne kadar kaldığın önemli değildir. Bazen bir yoldaşı tanımak için aylarca hatta yıllarca birlikte kalmak da gerekmiyor. Bazen birbirinin yüreğine dokunabilmek için bir kaç saat bile yeterli olabiliyor, ya da birilerinin yüreğine dokunabilmesi için...  ‘ Eğer bir yoldaşını gerçekten tanımak istiyorsan, onunla uzun bir yola çık ve onunla o yolda yürü’ derdi komutanlarımızdan Şehit Leyla Agirî. Ve Behdinan alanına geçmek için yapacağımız uzun ve yolculuk sırasında olumsuzluklarla yüz yüze gelme ihtimali çok yüksek olan yürüyüşümüze başlamadan bir kaç saat önce tanışmıştım Nûdem Sîdar arkadaşla... 1986 yılında Muş’da dünyaya gelen Filiz Tekindağ, bir çok Kürt ailemiz gibi onunda ailesi sürgünlere zorlanmış. O da bir çok Kürt genci gibi yerinden ve yurdundan uzaklarda büyümeye mecbur bırakılır. Yıllarca metropollerde yaşamasına rağmen özünden kopmayan ve bu yaşamı benimsemeyen Filiz, yeniden yeşermek için özgürlük mücadelesine katılma kararına erişir. 2010 yılında gerilla saflarına katılır. Aslen Muş’lu olan ama içinde bulunduğu çalışmanın hassaslığı gereği deşifrasyona yer verilmemesine dikkat ederek, her ne kadar Batman’lı olduğunu ısrarla iddia etse de, ben söylediği dengbejlerden, ses tonundan ve yıllardır katılmasına rağmen şivesinde değiştirmediği ve hala kullandığı bazı kelimelerinden Serhad’lı olduğunu anlamıştım. İlkin gözleriyle konuşuyordu bizlerle ve gözleri çok şey anlatıyordu insana... O süreçte biraz rahatsız olduğu için baya bi zayıflamış ve yol süreci boyunca hemen hemen hiç yemek yemeyerek yürüdüğünü söylesem abartmış olmam. Ara ara ağzına attığı şekerlerle yürümeye devam eden ve bu durumundan hiç şikayet etmeyen Nûdem arkadaşın iradesi ve sabrı gerçekten dikkami çekti. Enerji almadığı halde ısrarla yürümeye devam etmesi, zorlanmasına rağmen hiç şikayet etmemesi, yerine ulaşabilmek için durmadan yürümesi, üstelik zorlanmasına rağmen yanındaki arkadaşlara yardımcı olması ve moral vermesi gerçekten takdir edilmesi gereken bir yaklaşımdı. Nûdem arkadaşın bu yaklaşımı beni utandırmıştı açıkçası... Verdiğimiz her arada ondan muhakkak birşeyler öğrenirdik. Birikimli, donanımlı ve tarih bilinci olan bir arkadaştı. Hemen hemen bir çok şey hakkında bilgisi var ve yorum yapabilme gücüde çok iyiydi. Ara verdiğimiz bir yerde yüksek bir yerde oturmuş arazinin seyrine dalmıştım. Bir gece öncesinden yaşadıklarımızı hatırladım ve Nûdem arkadaşa dönerek; ‘Ne garip değil mi, kendi ülkemizde resmen kaçak yaşıyoruz.’ dedim. Nûdem arkadaş: ‘ ‘Umut, zaferden daha değerlidir.’ Önderliğimiz yıllar önce böyle bir belirleme yapmıştı. Önderlik devrim yapmaya karar verdiğinde olacak herşeyi düşünerek, acısını, tatlısını bilerek bu yola koyuldu. Onun için bu yola kaygısızca girdi. Tüm bedelleri, tüm olacakları zaten biliyordu ama bile bile yine özgür yaşama ulaşmak için bildiğinden vazgeçmedi, daha da üstüne yürüdü. Bizler bedel veriyoruz, dediğin gibi kendi ülkemizde kaçak yaşar bir durumla bir yüz yüze geldik ama az kaldı, ben buna tüm yüreğimle inanıyorum. Devrim yapacağız heval, yapmak zorundayız. Kendimizden sonraki nesillere daha özgür bir yaşam vaad edebilmek için bunu yapmalıyız. O günler geldiğinde belki ben olmayacağım, belki sen olmayacaksın, belki burada bulunan hiç bir arkadaşta olmayacak ama bizden sonrakiler bunu görecek bu yetmez mi? Aslında bu en çok da bizim görevimiz. Hem devrimci değil miyiz? Devrimcinin işi nedir? Devrim yapmak değil mi? Ben buna inanıyorum, çünkü ben tüm kalbimle Önderliğe inanıyorum.’ Yüreği sevgi dolu, inancı göklerde dans eden ucu buca olmayan tıpkı bir gökkuşağı gibiydi. Umutluydu Nûdem, çünkü ne için bu dağlarda olduğunu biliyordu. Ne için savaşçı olduğunu ve ne için savaştığını...  Seni Asla Bırakmam Yürümeye devam ediyorduk. Günlerdir yürümemize rağmen yolculuğumuz hala bitmemişti ve epeyce adımlanması gereken patikalar bizi bekliyordu. Yürüdükçe her adımda ülkemizin ayrı bir güzelliğiyle karşılaşıyorduk. Geçtiğimiz her yerde, mola verdiğimiz her yerde Nûdem arkadaş uzun uzun bakıyordu araziye. Sanki ağaçlarla, çiçeklerle, dağlarla sessizce kendi içinde onlarla konuşuyorda, onlara birşeyler söylüyor gibiydi. Hemen soluğu yanında aldım. ‘ Bu akşam ki yürüyüş biraz zorlu geçecek galiba’ dedim. O da; ‘ Evet arkadaşlar bu akşam ki yolun biraz tehlikeli olduğunu ve bu bilinçle çok dikkatli olmamız ve birbirimizden kesinlikle ayrılmamamız gerektiğini belirttiler. Doğaya bakıyorum, doğayla konuşuyorum içimden.’ diye karşılık verdi. Akşam yemeği yendikten sonra tekrar yollara koyulmuştuk. Sırtımızda ağır sırt çantalarımız, belimizde raxt ve kolumuzda silahımızla yine yollara düşmüştük. Grupta ben, Nûdem, Ardıl ve Rewşen arkadaş olmak üzere toplam dört kadın arkadaştık. Birbirimize yardımcı ola ola yürüyorduk. En çok zorlanan Nûdem arkadaştı ama en çok yürüyen ve yürümekte ısrar eden yine oydu. Beklediğimiz an gelip çatmıştı. Düşmanla karşı karşıya gelmiştik. Örgütümüzün kesin talimatıydı, kesinlikle karşı taraftan her hangi bir saldırı gelişmeden KDP güçleriyle çatışmaya girmeyecektik. O dönemde bir ateşkes söz konusuydu. Tabi şimdiki süreç gibi değildi. 2 arkadaşımız onlarla konuşmaya çalışırken, bizde olası bir durum karşısında çatışabilmek için arkadaşlarımızın talimatıyla koşar adımlarla oradan ayrıldık. Ben ve Nudem arkadaş bir grup olmuştuk. Aralıksızca koşuyoruz. Bir ara güçten düştüm ve nefesim kesilince düşecek gibi oldum. Nûdem arkadaşın durmasını istemedim. Hem koşuyor, hem konuşuyoruz. ‘ Heval sen git, beni bekleme, ben geleceğim.’

  • ‘ Hayır heval durma az kaldı, biraz daha.’
  • ‘ Heval beni bekleme, bırak beni, hadi sen git.’
  • ‘Heval, seni asla bırakmam, bırakamam.’

O an beni bırakmamıştı. Tüm ısrarlarıma rağmen değil beni orada bırakmak, sımsıkı tuttuğu elimi bile bırakmamıştı. PKK yaşamında böyleydi. Canın pahasınada olsa yoldaşını asla arkanda bırakmazsın! Nûdem arkadaşla böyle bir yürüyüşte tanışmıştık işte. Uzun bir yolculukta, uzun yolun zorlu ve zahmetli yürüyüşünde. Yol boyunca arkadaşlara yardımcı olması, mütevazılığı, güler yüzlülüğü, samimi kişiliği bizleri etkilemişti. Ondan çok şey almış, ondan çok şey öğrenmiştik yol süresi boyunca... Behdinan’a ulaşınca ayrılık vakti gelmişti. Her arkadaş artık düzenleneceği yeni alanlara geçecek, kimileri eğitime, kimileri farklı alanlarda devam edecekti devrim çalışmalarına. Nûdem arkadaşla vedalaşırken; ‘ Kim bilir belki farklı mekanlarda, farklı zamanlarda tekrardan bir araya geliriz.’ diyerek ayrılmıştık birbirimizden. 2 yıl sonra tekrardan karşılaşmış kısa da olsa sohbet edebilme şansını yakalamıştım. O zaman onu görmek gerçekten bana güç ve moral vermişti... Yazımın başında gerilla saflarında bir arkadaşı tanımak için aylarca, yıllarca aynı pratikte kalmak, birlikte yaşamanın şart olmadığını belirtmiştim. Aynen öyleydi. Nûdem arkadaşla kısa bir süre kalmamıza rağmen yüreğimde derin izler bırakmasını başardı. Onu unutmayacağım ve onun o samimi yoldaşlığına hep sadık kalacağım...

Ayrıntılar
Oluşturuldu: 31 Ocak 2024
Görüntüleme: 336

ÖZGÜR KADIN ÇİZGİSİNDE DEĞERLİ BİR KADIN MİLİTAN

‘’Önderliği gücümün yettiği oranda ve büyük bir tutkuyla okudum. Önderliğin fikirlerinden beslendikçe ona daha büyük bir güvenle bağlandım. Tek hakikat olarak Önderliği esas almayı başka herkesi ve her şeyi bu hakikate yakınlaşma, katılma oranında benimsemeyi kendime esas aldım’’ diyerek özgürlük yolundaki başarılı yürüyüşünün dayanaklarını ifade etmişti, Şehit Dicle Eylem. 4 Ağustos’ta, Bagok’ta birbirinden değerli üç fidan Bagok’un şanına yaraşır bir mücadeleyle sonsuzluğa uğurlandılar. Bunlardan biri de Dicle Eylem’di. Dicle her zamanki gibi yoğun bir güne uyandığını biliyordu. Son zamanlarda işgalci Türk ordusu Kuzey’e dönük saldırılarını artırmıştı. Kuzey’i gerillasız bırakma konsepti uzun zamandır devredeydi. Mardin özellikle de Bagok sömürgeci faşizmin temel hedefleri arasında yerini alıyordu. Bundan dolayı Dicle ve yoldaşları her zamankinden daha fazla duyarlı, her zamankinden daha fazla temkinli hareket ediyor, 21. Yüzyıl gerillacılığının modern tekniklerini en ince ayrıntısına kadar uyguluyorlardı. Bildikleri bir şey varsa o da sadece bir gerilla için binlerce işgalcinin dağlara sürüldüğüydü. Bu bir tarz halini almıştı artık. Halk bundan rahatsızdı. Evlatlarının ardına sürülen işgalcilere nefret ve öfkeyle bakıyorlardı. Kürt çocukları ne zaman bir panzer görse taş atmaktan kendisini alamıyor, yaşlılar hiçbir şey yapamıyorsak bile en azından onlara olan nefretimizi bileriz, diyorlardı.  Koyun sürüsü gibi dağlara sürülen işgalcilerin de halkın ve gerillanın iradesini kıracağına dair fazla bir umudu kalmamıştı. Bu savaş tecrübeyle sabitti artık. Bagok öteden beri en zalim, en insanlık dışı katliamları görmüş, buna rağmen gerillasından vazgeçmemişti. Ama bu bir konseptti ve yurt dışından büyük paralarla ithal edilmişti. Ellerindeki tek şeydi ve her ne kadar sonuçsuz da kalsa uygulamaya devam etmeleri şarttı. Bu anlamda teknik ve sayı üstünlüğü sömürgeci faşizmin elindeydi. Gerillanınsa varsa yoksa ferdi silahları, bir lokma ekmeği ve halkına olan güveniydi. Yani ortada orantısız bir savaş vardı. Halk bunu gördüğü için gerillaya karşı daha fazla sempati duyuyor adeta onları yüreklerinin en derininde saklıyordu. Lojistik desteğin kesilmesi, halkı ajanlaştırma faaliyetleri tüm hızıyla sürerken Dicle ve yoldaşları yaratıcı gerilla taktikleriyle bu demirden kalkanı deliyor, muhakkak halka ulaşmanın bir yolunu buluyorlardı. Ve tam da bundan dolayı Bagok o günlerde santim santim yakılıyordu sömürgeci faşizm tarafından. Sırf gerillanın halka ulaşmasını engellemek için. Kuzey halkı hele de Mardin halkı için gerillanın kutsal olduğu bilindiği için burası saldırıların merkezi olmuştu, her zaman.  Sömürgeci faşist Türk devleti halkı denize, gerillayı da balığa benzetmişti. Ve diyordu ki; ‘’ Eğer denizi kurutursak balık ölür’’. Fakat ne yapsalar da sonuç alamıyor Dicle gibi yiğit kadınlar mutlaka o denize ulaşmanın yollarını geliştiriyorlardı. Zaten Dicle’yi Kuzey’e getiren asıl sebep de sömürgeci faşizmin gerillayı halksız bırakma politikasını boşa çıkarmaktı. Bu yüzden partiye yazdığı öneri raporlarında öncelikle Erzurum’a gitme istemini ifade etmişti. Erzurum Dicle için çok önemliydi. Çünkü Dicle aslen Çewlig’li doğma büyüme Amedliydi. Sömürgeci faşizmin Çewlig üzerindeki politikalarını iyi biliyordu. Kendisiyle yapılan bir söyleşi de demişti ki; ‘’ Sömürgeci Türk devleti Çewlig’i de Elazığlaştırmak istiyor, bunu engellemek için orada açılım yapmak gerekiyor. Çewlig büyük serhildanlara öncülük edebilir. Bunu geliştirmek bizim elimizde, Erzurum’a gerilla olarak gitmek bu planları bozmak için bir adım olabilir’’. Güçlü öngörülere sahip, öncü özellikleri nedeniyle stratejik çalışmalarda yer alan Dicle’nin Mardin’e gidişi faşizmin politikalarını boşa çıkarmak içindi. İlk dağa gelişi de böyle gelişti. Gençlik çalışmalarında yer aldığı sırada önemli faaliyetlere öncülük eden Dicle 2013 yılında sürecin farklılaşması nedeniyle dağa gelme önerisinde bulunur. Gerekçesi ise şudur; ‘’Evet şimdi Önderlikle dialoglar gelişiyor. Ama bu her an bitebilir de. Her şeye hazırlıklı olmalıyız. Ve şu sözü hiç unutmamalıyız. Su uyur ama düşman uyumaz’’. 2008 yılından 2012 yılına kadar yürüttüğü gençlik faaliyetlerini böylece tamamlar ve askerileşmenin gereklerini yerine getirmek için yeni eğitim sahası olan dağa geçer. Dağdaki ilk eğitimi kendi kimliğini tanıma, kendi öz gerçekliğini açığa çıkarması açısından önemlidir. Edindiği tecrübelerden dolayı ideolojik donanımın yetersiz olması halinde militan kişiliğin tam olarak oturmayacağını bilir. İlk hedefi kendisini ideolojik açıdan donatmak, parti çizgisini derinlemesine kavramak ve bunu yaşama yansıtarak içselleştirmektir. Toprağın yabanıl otlardan temizlenmesi gibi uğraştı kendisiyle. Boş bırakmadı, boşluk bırakmadı. Boşluklardan sömürgeciliğin kalıntılarının sızabileceğinin farkındaydı. Nasıl ki Bagok’ta gece gündüz işgalcilerin nöbetini tuttuysa öyle de yüreğinin nöbetini tuttu. Önderlik dışında hiçbir şeyin o yürekte yer etmesine izin vermedi. Yüreği çok güzeldi ve sürekli gülümsemesinin esas nedeni bu güzel yüreğiydi. Yoldaşlık sevgisiyle doluydu. Önderliğin ‘eksik yoldaşlık’ eleştirisi bu nedenle ona çok ağır geliyordu. Dicle dağa gelmeden önce en az beş yıl toplumsal alanda örgütlenme faaliyetlerinde yer almıştı. Orası da bir yoldaşlar ortamıydı. Ama dağ yine de farklıydı. Dağda fark ettiği bir şey olmuştu. Özellikle de Önderliğin ‘eksik yoldaşlık’ eleştirisi üzerinde yoğunlaştığında bunu daha iyi bilince çıkarmıştı. Her ne kadar diğer zeminler de mücadele zemini olsa dağ farklıydı. Dağı farklı yapan ise sistemle hiçbir benzerliğinin olmayışıydı. Belki insanlar içinde, beyninde sistemi dağa kadar taşıyordu. Ama mekânın insan üzerindeki etkisi düşünüldüğünde dağ bu anlamda insanları yeniden yapılandıran bir mekandı. Her şeyden önce dağda ev sistemi yani paradigmanın en küçük hücresi yoktu. Dağda birimler vardı. Birlikler vardı. Yoldaşlar topluluğu vardı. ‘İşte!’ demişti, ‘’benim kendimi yeniden yaratacağım yer burası. Önderlikle eksik yoldaşlığımı aşmak için dağlı olmalıyım’’, diye. Dağda insanlar birbirini seviyordu. Samimiyet ve ilgi vardı. Yaşam herkesindi. Emek herkesindi. Kim ne yaptığını biliyor, emeğinin sonuçlarını görebiliyordu. Dicle dağı gördükten sonra; ‘’Arınmak isteyen dağa gelsin’’ demişti. Yepyeni bir başlangıç olmuştu dağ ve o bu dağlarda adım atılmadık yer bırakmak istemiyordu. Tüm dağları görecek, Kürdistan coğrafyasını tanıyacak, kendi tarihinin yazıcısı olacaktı. Sistem okullarından öğrendiği bir tarih bilgisi vardı. Ama görüyordu ki bu doğru tarih değildir. Egemenlerin tarihini bilmenin egemenliğin sürdürülmesine yaradığını bilince çıkarmıştı.  Bir yandan dağlara olan sevgisi gün geçtikçe çoğaldı. Öte yandan yoldaşlar ortamının güler yüzlü gerillası oldu. Ve en önemlisi de kendisini hiçbir zaman geri çekmedi. Stratejik bakmayı bildi, nerede ihtiyaç gelişiyorsa önceliklerini oraya göre planladı. Hem felsefik olarak kendisini donattı hem de askeri boyutta güçlü militanlık özelliklerini kendisinde yarattı. Tüm bunları yaparken tek bir rotası vardı; ‘Özgürlük!’ Özgür kadın kimliğiyle karşısında çıkan engelleri aşmayı bilen Dicle kendisini her an her saniye şehitler gerçeği, halk ve Önderlik karşısında sorguya çekti. Ne zaman zorlansa arkasını dönüp gitmeyi değil, üstüne gitmeyi bir ilke olarak benimsedi. Birey olabilmek için vicdanlı olmak, halk olabilmek için de ahlaklı olmak gerektiğine inandı. Yurtseverlik, irade, mücadele, ölçü tüm bunlar Dicle’nin yaşamında hep vardı. O güzel bir yoldaş, iyi bir devrimci, sağlam bir yürüyüşçü, güvenilir bir insandı. Hiçbir zaman kendisine verilen görevi boşa çıkarmadı. Ve bir görev insanı gibi üstüne gitti tüm zorlukların. VE...O Ağustos günü sadece sıcaklar değil, gökten yağan bombalar da dağı, taşı, her şeyi eritiyordu. Halk yıllardır biriktirdiği öfkesini zulada biliyordu. Kimse o günü, o üç fidanın bir yaz sıcağında toprağa düşüşünü unutmayacaktı. O gün doğan çocuklara Dicle, Eylem ve Gülbahar adı verilecekti. Yeminler tazelendi, mermiler namluya sürüldü. Şafakta direnen o kadınlar müjdesi oldu gün doğumunun. Ve analar güneşi selamlayıp, kızlarının beline rext giydirdi o sabah. O sabah Dicle o çok sevdiği Amed’in sokaklarını hasretle kucakladı yeniden. Bagoklu kadınlar tililiye durdu o gün. Bir öncü kadın daha yola çıktı Dicle’nin ardından. Ve Dicle omuzlarda taşınırken, dağ, taş, insan saygıdan eğildi karşısında... Mücadele Arkadaşları

Ayrıntılar
Oluşturuldu: 02 Aralık 2023
Görüntüleme: 316

Arkadaş, Yoldaş, Asil Ruh; ‘’AXİN MUŞ’’

Onlar ki çocukluk hayallerinin peşinden gittiler ve özgürlüğe erdiler. Onlar ki tüm zorluklar karşısında direndiler ve zafere ulaştılar. Onlar ki anın tılsımını keşfettiler ve tüm zamanlara aktılar. Onlar ki hiçbir zaman yenilmedi ve de ölmediler. Çocukluk hayallerinin peşinden gidenler her zaman özgürdür ve yaratan emek ölümsüz ruhlarının bir parçasıdır. Nerede olursa olsun onlar yaşamı yeniden oluşturmanın yolunu bulurlar. Nerede olursa olsun anın kalbi şah damalarında devinir. Onlar ki yaşama gülümser, umudu yüreklerinin pusulası yaparlar. Bundandır onlar her zaman yarındırlar ve yarında yaşarlar. Öyleleri var ki... Yüreklerinin aydınlığında tarih yazarlar. Dicle ve Fırat misali akar damarlarındaki kan, insanlık onurunu kurtarmak için. Demir kapıların ardında da olsalar ya da dört duvar, karanlık burçların dehlizlerinde ya da bir kuyunun dibinde yüreklerinin ışığı hiç sönmez. Onlar güneşin savaşçılarıdır, inançla, umutla keskinleşmiş kılıçlarını kuşanır ve kötülüğün üzerine yürürler. Onlar bin yılların intikamcısıdır, insanlığı köleleştiren, sevgiyi yok edenlerin karşısında çelikten bir kalkan gibi dururlar en ön mevzide. Hiçbir zaman korkmazlar, hiçbir zaman kaçmazlar, inançla kuşandıkları kılıçları hiçbir zaman bırakmazlar, zorbanın üstüne yürürler, güzelliğin üstüne gölge düşüren elleri paramparça ederler. Onlar yoldaştır, arkadaştır, dosttur, gerilladır, dağlı çocuklardır, dağlıların evlatlarıdırlar. Adları Agid’tir, Zilan’dır, Beritan’dır. Adları Axîn’dir. Çocukluk: İki Kutuplu Dünya Axin Muş 1979 yılında bir Akdeniz adası olan Kıbrıs’ın başkenti Lefkoşe’de dünyaya gözlerini açar. Çocukluk yılları epey hareketlidir. Ailedeki büyükler henüz topraklarını terk etmemiş, yaban ellere göçmemiştir. Bu durum Axin’in yaşamında önemlidir ve kişilik şekillenmesinde bu iki kutup çok etkili olacaktır.  Çünkü Axin yazları köye gidecek, büyüklerinin yanında kalacak, kışları da okuluna devam edebilmek için Kıbrıs’a gelecektir. Ülkeden uzakta geçirilen günlerde Axin okuldadır. Şehirdedir. Sistemin merkezindedir. Ama köye geldiğinde ülkededir, evindedir. Köy yaşamını şehir yaşantısına göre daha fazla benimseyen Axin’in kişiliğinde baskın olan öğelerse daha çok büyüklerinden aldığı Kürt kültürü, yurtseverlik gibi değerlerdir. İki uçlu olan yaşamın Axin açısından en temel avantajıysa toplumsal sorunları çok çabuk görmesi ve bunları çözümlemenin arayışına girmesi olur. O’nun önünde iki yol vardır. Ya olduğu yaşamı benimseyecek, şehirli olacak, kültüründen uzaklaşıp özenti bir yaşamın içinde eriyip gidecek ya da zaten 29 isyan görmüş ve artık kurtuluş umudu kalmamış bir toplumsal yapının içinde sıradan bir yaşamın içine hapsolacaktır. Büyüklerinden dinlediği Şeyh Saitler, Seyid Rızalar O’nun hafızasını canlandırsa da halkın umutsuzluğunu görebilmektedir. Ne şehir yaşamı ve yabancılaşma, ne de umutsuzluk ve çürüme, her iki seçenek de özgür ruhu için uygun değildir. Bu durumda önünde kendi çizeceği yol kalmaktadır. Yüreğini avucuna alıp kendi kaderini kendi elleriyle çizmek ancak çocukluk hayallerinin peşinden gitmekle mümkün olacaktır. İlk Gençlik: Hayallerinin Peşinden Gidiyor Bahsedeceğimiz bu yıllarda Axin artık büyümüş, ilk gençlik yıllarına gelmiştir. Yani 90’lardayız. Axin’in çocukluğunda tanık olduğu umutsuzluk yerini halkın umut dolu haykırışlarına bırakmıştır. Sokaklarda bildiriler dağıtılıyor, halk her gün yürüyüşlerde özgürlük için slogan atıyor, şehitler yüzbinlerle karşılanıyor. Zorba devletin hiçbir zor aracı halkı durduramıyor. Umutsuz, karamsar, kaderine razı gelmiş çürümekte olan bir halktan, kendini kendi küllerinden yaratan bir halk gerçekliğine doğru gidiliyor. Axin’in bu sesleri duymaması imkansızdır. Evet, duyduğu sesler O’nu özgürlüğe çağırmaktadır. Ve 1997 yılında PKK hareketiyle tanışır. PKK hareketi bir halk hareketidir ve Axin’in ilk öğretmenleri serhildana kalkmış halkın kendisi olur. Soykırımın eşiğine gelmiş bir halkın böylesine heybetli kalkışı Axin’i çok etkiler. Ve profesyonel olarak devrimci yaşamına başlar. Halk çalışmalarında kendisini tanıyan Axin burada hem öğrenci olur, hem de öğretmen. Örgütlediği kadar, örgütlenir de. Dil öğrenir, tarih öğrenir, sever, sevilir, seçkin bir militana dönüşür. Oldukça mütevazi bir duruşu vardır. Zaten halkın en çok etkilendiği yanı da bu asil mütevaziliğidir. Onda Azimelerin, Besê’lerin ruhunu görürler, Axin artık kendi toplumunun öncüsüdür. Büyük Kararlaşma Yıl 1999’a evirildiğinde Kürdistan için kara günler başlamıştır. Serhildana kalkmış halkın zaferin şafak sökümünde aniden karanlığa tutulması herkes için büyük şok olur.  Axin o yıllarda Avrupa’da halk çalışmaları yürütmektedir. PKK’nin etkisi Kürdistan’ı aşmış ve hegemonik güçlerin çok ciddiye alması gereken bir güce dönüşmüştür. Axin bu atmosfer içinde pek çok çalışmaya öncülük yapmış, örgütlenme faaliyetlerinde halkla omuz omuza Kürdistan’ı parçalayan güçlerin karşısında durmuştur. İşte Önderliğin esir alınması bu koşullarda gerçekleşmiştir. PKK’nin artan etkisiyle Kürdistan merkezli kurulan oyunların bozulacağını anlayan güçler Önderlik şahsında PKK’ye ve halka karşı saldırı pozisyonuna geçmişlerdir. Ama halk sessiz kalmamış, sindirilememiştir. Her gün en güzel canlar kendilerini özgürlük ateşinde yakmış ve Önderliğin etrafındaki ateşten çemberi yaratmışlardır. Axin’in bu koşullarda Avrupa’da kalması imkansız hale gelir. Önderliğin esaretine karşı bir tutum olarak dağda kalma kararı verir. O da Önderliğin etrafındaki çemberde yer alan ateşten toplardan biridir artık. Ülkede Kalma Kararı Binlerce kahramanın kanıyla suladığı topraklarda Axin kendisini ateşin kutsallığına adar. Zilan yürekli bir kadındır ve Zilan gibi zoru başarma istemi çok güçlüdür. Bunun bedellerini göze almıştır. Canından öte neyi vardır ki olsa verecektir muhakkak. Hiç kaygısız fedailerin saflarına katılır. Axin’in yeni yaşam öğretmeni artık dağlar olacaktır. Dağlara, dağların ormanlarına, kayalarına, patikalarına, şelalerine, zirvelerine aşkla, büyük bir tutkuyla bağlanır. Dağlar onun aşkını karşılıksız bırakmaz ve aynı tutkuyla cevap verirler sevgisine. Öyle ki dağların da en güzel çocukları, Ari yürekliler Axin’in yoldaki yoldaşı, mevzideki sırdaşı olurlar. Erişler, Andoklar, Zınarlar, Güvenler, Çekdar, Şervan ve Botanlar Axin’in bu yolda eğittiği ilk militanlardır ve Axin onların komutanlığını yapar. Onlar ki gece gündüz, aç sussuz, yorgunluk demeden savaşırlar, mücadeleden bir an olsun vazgeçmezler. Onlar ki fedailerdir, Önder Apo’nun ordusudurlar. Önderliği o dört duvarın arasından çıkarmaya ve Önderlikle özgür bir gelecekte yaşamaya yemin etmişlerdir. Onlar ki şunu derler; ‘’Eğer Önderliğimiz ve halkımız için özgür bir yaşam yoksa o zaman biz düşmanımıza da yaşamı haram edeceğiz’’. Onlar ki PKK’nin yaşayan özünü temsil ederler. Axin de onlardan biridir. Ve ne zaman düşman Axin gibileri karşısında görse tarumar olur, kaçacak yer arar ama yine de kurtulamaz. Çünkü bir Apocu fedaiyle karşılaşan işgalci artık ondan sonrasını göremeyecektir. Dünyayı ve insanları son görüşü olacaktır. Onlar ki İmralı da alınan her bir nefes için bir işgalciyi nefessiz bırakırlar. Ve onlar ki savaş meydanında bedenlerine döşedikleri bombalarla en ağır hesabı İmralı işkence sistemini oluşturanlara ödetirler. Onlar ki yok sayılmanın bedelini yok ederek ödetirler. Onlar çağın fedaileri, kimsenin kendisinden geçmediği bu dünyada kendilerinden geçerler. Canlarını özgürlüğe adarlar. Axin onlardandır. Ve her zaman bu gerçekle yaşar, buna göre kendisini örgütler. Çünkü o daha ilk günden bilir, aşık maşuk yolunda yok olmayı göze almıyorsa aşkı hakiki değildir. Ve daha ilk günden maşukuna canını feda etmeyi bilmiştir Axin. Bütünleşme Axin Muş yalnızca fedailerin komutanı değildir, O aynı zamanda en zor yerlerin de en önde gidenidir. 1 Haziran Hamlesinde Nuda Karker gibi o da yönünü Bakur’a çevirmiştir. Gabar’da Agid’in izdüşümlerinden yürümüş, O’nun su içtiği buz gibi kaynaklarda yüreğini serinletmiş ve yeniden özgürlükle sözleşmiştir. Nasıl ki Agid’in attığı ilk kurşun Gabar’da patladıysa, Axin’in de içindeki ve dışındaki düşmanla çarpıştığı ilk yer olur Gabar. Kendisini Gabar’da hem ruhta hem de düşüncede yeniler. Gabar O’nun için özgür kadın kimliğini kazandığı, cins bilincinin derinleştirdiği yerdir. Savaşır, çarpışır, kavga etmeyi öğrenir. Askerileşir. Zaten güzeldir, daha da güzelleşir. Güzelleştikçe de sevilir. Özgürlük ölçülerinde netleşir ve bunları birer birer kişiliğinde bütünleştirir. Emek verir, üretir, ürettiğini tüm topluma mal eder. Hem yaşamın hem de emeğin sembolü olur. Bu yüzdendir ki tıpkı tanrıçalar misali etrafında herkesi toplar. Sorunları çözendir, yaşama nefes olandır bir o kadar da düşmanını daraltan ve nefessiz bırakandır. Ve doğal olarak yaşamın ve savaşın öncü komutanıdır Axin Muş. Amed’e Yolculuk YJA Star ve HPG Askeri Konsey üyesi Axin Muş, Berçemler’in, Gülnaz, Zinarin, Doza, Çiyager ve Azad Siserler’in savaştığı yerlerde doğru yoldaşlığın yoldaşı olur. 2018’de Amed’e yol alır. Süreç artık değişmiştir, Kürdistan’da hiç durmayan savaş son demlerini yaşıyordur. Sömürgeciliğin varlık ve yokluk savaşına girdiği o günlerde; O varlık ve özgürlük savaşı için Şehit Kendal’a, Dorşin’e koşar. Fedailerin zamanıdır. Ve fedailerin fedai komutanı görevi başındadır. Çağın en etkili silahları ve yüksek savaş teknolojisi karşısında Amed’in her karış toprağında izini bırakır. Yeni Dönemin Profesyonel Gerillacılığı Gelişini duyan işgalciler beş yıl boyunca her gün operasyonlar düzenler, yalan haberlerle, özel savaş yürütürler. Axin Muş hayalet mi olmuştu, yoksa ölüp ölüp yeniden diriliyor muydu? Tüm özel savaş yalanlarını yaptığı eylemlerle boşa çıkaran Axin Muş hiçbir zaman gafil rast gelmedi ölüme. Savaşın en kızgın, en öfkeli anında vurmaya devam etti. O fedailerin komutanıydı ve profesyonel gerillacılığı en çok geliştirenlerdendi. Hareket tarzıyla bir kez daha yeni dönem gerillasının başarısını kanıtlıyordu. Teknik üstünlük ya da sayı üstünlüğü gerilla karşısında artık işlevsizdi. Yoksa Amed gibi arazisi kuru, kamuflaj ve lojistik imkanlarının sınırlı olduğu bir yerde hem gerillacılık yapmak hem de eylem çıkarmak nasıl mümkün olabilirdi? İşte Axin bunu başardı. Olmaz denileni olduran ve yeni dönemin başarısını ispatlayarak ön açan oldu. En Güzel Yaşam Uğruna O hep derdi; ‘’ Yaşamın en anlamlısı PKK’de yaşanır’’ diye. Son ana kadar da bu felsefeyle yaşadı ve gereklerini yerine getirdi. Savaşın en kızgın olduğu dönemlerde bedel vermekten kaçınmayarak Delal, Leyla ve Azêler gibi halkının özgürlük umudunu büyüttü. Duruşuyla özgür kadın çizgisinin şaşmaz ölçülerinin en seçkin temsiline dönüştü. Öyle ki O arkadaş, yoldaş, devrimci, kadın özgürlük savaşçısı, asi dağların gerillası, yaşamın mütevazisi, güzelliğin gülüşüydü. Devrimci yaşamında çalışmaları birbirinden ayırmadı, zor kolay demedi, tüm çalışmalarda anlamlı değerler oluşturarak dönemin komuta ruhunu yarattı. Pek çok fedai eylemciye komutanlık yaparak, onları eğitti. O PKK yoldaşlığının somutlaşmış örneğiydi. Çelikten bir inanca sahipti. Bundan dolayı da hiçbir zaman düşmedi, yenilmedi ve özgür kadın çizgisinin hakiki komutanlık ilkesine dönüştü. Mücadele Arkadaşları

Ayrıntılar
Oluşturuldu: 02 Aralık 2023
Görüntüleme: 345

ZAGROS’LARDAN GARZAN’A ÖNCÜ BİR KOMUTANI: ‘MARYA UMUT’

Marya Umut (Fatma Aydın) arkadaş Siirt’e bağlı Eruh ilçesinde dünyaya gelir. İşgalci faşist TC.’nin saldırılarından dolayı 1985 yılında ailesiyle beraber İstanbul’a göç eder. Her nekadar doğup büyüdüğü topraklardan uzak olsada hep bir ülkeye özlem vardır. Ailesinin yurtsever olması çocuklarınında da onurlu ve ilkeli bir duruşu açığa çıkarır. Her nekadar topraklarından uzakta büyüselerde onlar hiçbir zaman toplumsal özelliklerini kaybetmez ve Botan halkının özlü kişiliğini sürekli canlı tutarlar. Daha çocukken bile dağlara olan özlemi o kadar büyüktür ki yerinde duramaz, sürekli bir arayış içerisindedir. Fakat halkının onurlu mücadelesi dışında başka bir hayali yoktur. Ayrıca sistemle yaşadığı çelişkiler sürekli bir arayışıda beraberinde getiriyordu. Aslında Marya’yı mücadele ile tanıştıran, özgürlük saflarına katılımını sağlayan o çelişkilerdir. Sistemde çok açık bir şekilde yaşanan yozlaşma, gençeler üzerindeki kendine yabancılaştırma politikaları sürekli bir çelişki durumunu açığa çıkarıyor ve ayrıca 93-94’lerde yaşanan köy yakmaları ile Kürt halkının zorunlu olarak yaşadığı göç durumları Marya’da çok derin izler bırakıyordu. Bu durumu kabullenemeyen Marya sistem gerçekliği içinde geleceğine dair hiçbir şey düşünemiyordu ve şöyle diyordu: ‘Ben de bir Kürdüm, o zaman benimde kimliğim olmalı, ben de bir halksam ben de topraklarımda özgürce yaşayabilmeliyim.’ Bu yoğunlaşmalarını derinleştirerek, PKK’ye daha çok yakınlaşıyordu. Bu arayış süreci içinde mücadeleyi tanıdıktan sonra 94’te çalışmalara dahil olur. Ve kısa bir süre sonra düşman tarafından yakalanır, on iki gün göz altında tutulur. Bu yakalanma sürecinden sonra tam anlamıyla mücadeleye dahil olma kararını verir. 1996 yılında gerilla mücadelesine katılır ve üç yıl çalışmalarda yerini alır. Çalışma yürüttüğü sırada birkez daha yakalanır, birkaç ay hapiste kalır. Sonrasında katılmak isterken de yakalanır, Malatya’da zindanında kalır. Ve komplo sürecinde 27 ekimde İstanbul’da bir eylem yaparken tekrartan gözaltıan alınır ve bir süre sonra sonra, tahliye edilir. Önder Apo üzerinde yaşanan komplo süreci artık güçlü bir netleşmeyi yaşamasını sağlıyordu. Artık daha radikal bir adım atması gerektiğine inanıyor ve bu temelde özgür dağlara doğru büyük bir umutla yürür. Amacı Önderliğe iyi bir cevap olmak, komployu boşa çıkarmaktır. Onurlu yaşam tercihi, 1996 yılında özgürlük mücadelesiyle buluşturur onu. Bir süre farklı çalışmalarda kaldıktan sonra 1999 da kürdistan dağlarına verir yönünü. Katıldığı süreç geri çekilme süreciydi. Uzun bir yolculuğun ardından Başûrê Kurdistan’a ulaşır. Gerilla yaşamında kendini yeniden yaratma mücadelesini büyük bir heyecanla yaşayan Marya yaşadığı duyguları şöyle dile getirir: ‘Gerilla yaşamı ancak yaşanarak anlaşılır, hissedilir. Kürt toplumunda her ne kadar metropolde yaşasan da bir kadın olarak çok fazla bir şey bilmiyorsun. O yüzden gerilla yaşamı bende çok değişimler yaptı. Yaşama, insana, doğaya yaklaşımda birçok anlamda geliştiriyor. Çok farklı bir biçimde doğaya bakıyorsun, hep koruma iç güdüsü gelişiyor insanda, sevgi gelişiyor. Daha önce böyle değildi, hissetmiyordun, ama gerillada böyle değil, hissederek, değer vererek bunu yapıyorsun. Gerilla yaşamı hep yaşanmak istenen bir yaşamdır, insan doymuyor. Nasıl mevsim hep kendini yeniliyorsa, gerillada öyle her gün yeni bir şey keşfediyorsun. İnsan hep o yaşama koşuyor. Toplumun bir kadın olarak bizde yarattığı zihniyeti değiştirdik, bunu sağlayan da Önderliktir. Kadın için en çok emek veren Önderliktir, insan kendini borçlu olarak görüyor.’ Mücadele verdiği her an ateştek bir gömlek giydiğinin farkındadır. Özgürlük hareketimi içerisinde iradeli ve güçlü, öncü bir kadın militan olma savaşımını her geçen gün daha da büyütür. Dağların eşsiz güzelliklerini ruhunda hisseder ve savaştıkça güzelleşeceğini bilir. Tüm güzellikleri içinde büyüten bir yaşamın sahibi olur. Korku denilen tüm kalıpları güçlü kişiliğiyle aşıyor ve bunun büyük heyecanını tüm hücrelerinde hissediyordu. Savaşın acı yüzünü gördüğü, yaşadığı her an düşmana olan öfkesi daha da büyüyor ve intikam sözünü yineliyordu. Türk devletinin katliamcı, soykırımcı saldırılarının büyük acılar yaşattığını, birde işbirlikçi çizgiyi de arkalarına aldıklarında daha çirkinleştiklerini belirtiyor ve bu konuyla ilgili bir anısından şu sözlerle bahsediyor; ‘Biz katliamların önünü almak, halkımıza özgür bir gelecek armağan etmek için bu savaşı veriyoruz. Bu konuyla bağlantılı bir anımı anlatmak istiyorum. 99’da Önderlik yakalanmıştı, komplo devam ediyordu. 2000’de KDP diğer devletlere destek veriyordu. O yüzden her açıdan bizi çembere almak istiyorlardı. Bizi mücadelesiz bırakmak, pasifize etmek istiyorlardı. Hem bizim alanımızda bize karşı hem de siyasal boyutta da böyle bir şey vardı. Buna karşı hamle başlattık, bu hamlede biz de yerimizi aldık. Ben eski değildim, diğer arkadaşlar eskiydi. Biz eğitim görmüştük, arkadaşlar bize siz vursanız da ölüp ölmediğine bakın, yoksa sizi arkadan vurabilir diyorlardı. Biz hep bu temelde eğitim gördük. Kandil’de Herekol tepesi var. Oraya Şıker tepesi diyorduk. Kırmızı battaniyeli bir mevzileri vardı. Biz orayı keşfetmiştik, biz saldırı grubundaydık. Eylem baskın tarzındaydı. Sızmalı bir biçimde tepeye gittik. Arkadaşlar uzaktan doçka ve bisvingle vurdular. Tepenin altında onların sesi de geliyordu. İlk defa ben böyle bir eylemde yerimi alıyordum. Gittik tek tek yerimizi aldık. Hızla tepeye girdik. Peşmergelerin çoğu yerlerini bırakmışlardı, ben ilk orada bomba patlattım ve kendimi yere attım. Bomba patlattım diye bağırdım. Sonradan arkadaşlar bana hep takılıyorlardı. Çünkü tepeyi kontrol ettiler, hiç peşmerge cenazesi görmediler. Ben de kendimden çok emin bir şekilde ilk vurduğumuz mevzide var dedim, çok farklı bir havayla gittim tabi. Fakat yoktu hepsi kaçmışlardı. Böyle bir savaş anım var, ordaki arkadaşların hepsi benim için çok farklı ve önemli.’ PKK militanlığının farkını  derinden hisseden, öncülük görevinin bilincinde olan Marya arkadaş özellikle PKK militanlığının farkındalığıyla adım atmanın büyük heyecanını yaşıyor, Önderliğe ve halkına bağlı olmanın zafere ulaşmanın temeli olduğunu her an hissettiriyordu. Önderlik ve şehitler gerçeğinin PKK militanında ve Marya arkadaşta yarattığı inanç ve güç halkına ve Önderliğine karşı büyük bir sorumluluk duygusu açığa çıkarıyor, bu yüzden mücadelenin her alanında yer alma, emek verme isteğini yüreğinde büyütür. Bundandır ki Marya, hiç bir şeyden korkmaz, kaygısız bir şekilde katılır, Zilan’ın fedai duruşuna ulaşma çabasını her an verir. Ve fedailiğe ulaşma yönünde yoğunlaşmalarını şu sözlerle paylaşır: ‘PKK militanlığı en zor yerde büyük bir düzeyde direnerek, eylem yapan ve süreci değiştiren bir militanlıktır. Özellikle PKK militanlığı en çok bu konuda öne çıkıyor. Kendim içinde örnek aldığım konu bu oluyor. En zor koşullarda bile değişim yaratmalıyım diyorum. Çünkü PKK militanlığı koşullara, döneme göre kendini geliştiriyor. Dogmatik bir karakteri yok, çok farklı bir bakış açısı var. PKK militanlığını yapan, yürüten insanların sevgisi, bağlığı çok farklıdır. Yoldaşına sevgisi çok farklıdır. Halkına karşı çok farklıdır. Ben de bu sevgiyi ve özgürlüğü bir yapmak istiyorum. Benim en büyük hayalim bir gün Önderliği görmek, ben sadece bu duyguyu yaşamak istiyorum. Önderlik halk bir olunca bütün acılar bitecek, en büyük hayalim budur. Bu hayalime ulaşmak için Bakûr topraklarında mücadelemi daha da büyütmek istiyorum. O yüzden Dersim olmazsa Botan’a gitmek istiyorum. Ben orada yaşayamadım. Ama oraları tanımak istiyorum. Önderliğin savaşçısı olmak istiyorum. Gücüm oranında katılmak istiyorum. O yüzden Bakûra gitmek istiyorum. Kinimi, öfkemi orada düşmana vuracağım darbelerle göstermek istiyorum. Garzan alanı da güçlü bir zemin mücadele açısından. Tabi ki çok farklı bir katılım olmalı, o coğrafyaya rengini vermeli. Halkın duruşu da çok güçlü, biz de buna layık olmalıyız. Çok heyecanlıyım. Ben gidişime çok farklı bir anlam da veriyorum.’ 2004 yılına kadar Kandil’de güçlü bir katılımı gerçekleştiren Marya arkadaş, büyük ısrarları sonucunda  Zagros alanına geçer ve Çarçella’nın muhteşem doğasıyla bütünleşir adeta. 2007 yılına kadar da Çarçella alanında kalır ve sonunda hayalini kurduğu Bakûr alanına geçme şansına ulaşır. Garzan’ın asi coğrafyasıyla 2007 yılında buluşur. Siser, Kurê, Kember dağlarının güzelliği Marya’nın heyecanını dahada büyütür. Bir nehir gibi aralıksız devam eden mücadele yaşamında Marya Umut arkadaş her zaman büyük bir emeğin sahibi olur. Kürdistan dağlarını gezerek, o güzelliği görerek yaşamak ister, bir Berfin çiçeği gibi hiçbir zorluğu engel olarak görmez, asi duruşuyla engelleri aşmayı bilir. Dört yıl boyunca Garzan’ın asi coğrafyasında işgalci Türk devletine karşı savaşan, mücadele veren Marya Umut arkadaş 2010 yılında sonsuzluğa erişir.

Ayrıntılar
Oluşturuldu: 05 Ekim 2023
Görüntüleme: 331

EVREN BAKIŞLI ÖNDERLİKLE BÊRÎTANLAŞMAYA

Dünyayı, evreni, canlıları yüreğinde büyütmüş bir Önderliği yazmak, anlatmak kesinlikle yetersiz kalacaktır. Bizim en temel ideolojik beslenme kaynağımız böyle bir Önderliği okuyup canlandırmaktır. ¨Anlamak özgürlüktür¨ diyor Önder APO. Okudukça derinleşiyor, derinleştikçe kendi özümüze dönüyoruz. Özümüzle bütünleştikçe Önderliğin felsefesini, ideolojisini anlama seviyesine ulaşıyoruz. Hiç kimsenin bize şu ana kadar veremediğini, vermediğini Önder APO yokluktan var ederek, biz Kürtlere ve özellikle de kadınlara verme çabasındadır. Önder APO tüm bunları bir halkın kendi kökünde, dilinde, özünde yaşayabilmesi için yaptı. Hiçbir zaman kendini düşünmeden, bireysel çıkarlara girmeden büyük düşünce ve mücadelesiyle kendini feda etti. Buna ilk olarak zihniyet devrimini gerçekleştirerek başladı. Bizler de APO klanının savaşçıları olarak her ne kadar yetersiz kalsak da Önder APO` nun fedaileriyiz. Bize düşen Önder APO`yu duygu boyutunda sevdiğimiz kadar ideolojik ve düşünce boyutunda da anlamak ve pratikleştirmektir. Bu konuda Önder APO her zaman bizleri eleştiriyor, kendimizi geliştirmememizin ve her şeyi Önder APO`nun omuzlarına bırakmamızın bir sonucu olarak Önder  APO düşman tarafından hedef alındı. Bu nedenle de Önder APO İmralı zindanına girmesine bir sebep olarak da bizlerin bu yetersiz yoldaşlık pratiğimizi gösterdi. Düşman Kürt halkına ve kadınlarına nefes olmuş bir Önderliği hedef alarak Kürtleri ve kadınlarını nefessiz bırakmak istiyor. Ama yaşananlar aslında düşmanın ne kadar yanıldığının bir kanıtı gibiydi. Önder APO fiziki olarak yanımızda olmasa da İmralı gibi bir işkence sisteminin içinde dahi düşünceleriyle, varlığıyla her an bizlere nefes olmaya devam etmiştir. Bu tabiki yine bizlerin yeteneklerinden ziyade Önder APO`nun bizleri onuruyla yaşayabilecek özgür, devrimci insanlar yapma arzusundan kaynağını almaktadır. Eğer bugün kadının varlığından, mücadelesinden bahsedebiliyorsak bunu tabi ki Önder APO`nun sonsuz çabalarına borçluyuz. Kadına savaştan, mücadeleden anlamayan, değersiz bir meta gözüyle bakılan bu sistemde tarih de sayfalarını kadına kapatmıştı. Önder APO kadının hak ettiği gerçek kimliğini tüm dünyanın gözleri önüne serdi. Bu özgür dağlarda kadını tanrıça kutsallığı mertebesine yükseltti. Kadının gerçek güzelliğini, iradesini, gücünü, Ş. Zilan, Ş. Bêrîtan kahramanlığında görmek mümkündür. Bêrîtanlaşmak; büyük bir yaşam iddiasıyla anda oluşmaktır. Bêrîtan yoldaş ölçüsüzlüğe, ilkesizliğe, parti içi sorunlara karşı çözümün komutan kişiliğini, teslimiyete ve ihanete karşı direnişin fedai kişiliğinin temsilini yaparak adını tarih sayfasına onurla, zaferle yazmayı başarmıştır. Heval Bêrîtan kendisini sürekli olarak Önderlik düşüncesiyle beslemiş, yaşamında da buna göre yaşayan bir komutan olmuştur. Yaşamı bütünlüklü ele alarak kendisini hem ideolojik hem de askeri anlamda geliştiren bir arkadaş olmuştur. Bir komutan olarak savaşta,  yaşamda yerini almış, her anlamda kendisini özgürlük savaşımıyla bütünleştirmiştir. Savaştıkça özgürleşen, özgürleştikçe güzelleşen , güzelleştikçe sevilen felsefesiyle Özgür Kadın Kimdir? sorusuna da en anlamlı cevabı yine kendi yaşam pratiği ile vermiştir. Bizim de Bêrîtan çizgisinde yaşayıp, bu çizginin ardılları olmamız ve layık olmamız onurlu bir yaşamın gereğidir. Önder APO`nun kadın onurunun, özgürlüğünün, gururunun direniş sembolü olarak tanımladığı Bêrîtan yoldaş sadece kadınlara değil, kadınla özgür yaşam temelinde yoldaşlık yapmak isteyen herkese ışık olmayı başarmıştır. Önder APO’yu anı anına okuyan, anlayan ve ilk defa Önder APO’nun romanının yazma kararlılığında olan Heval Bêrîtan Önder APO’ya olan bağlılığının sadece duygusal bir bağlılık olmadığını, duygusal olduğu kadar ideolojik bir anlama düzeyine ulaştığını göstermiştir. Kalemiyle, fikirleriyle, ideolojide ve örgütlemede başarılı olduğu kadar bu başarılarını askeri alana akıtmış savaş pratiğinde de koparıcı ve güçlü duruşuyla gerçek bir komutanın nasıl olması gerektiğini hepimize miras bırakmıştır. Savaştaki başarılı duruşu, yaşama olan sevdası, bu sevdasını ülkesiyle, özgürlük savaşımıyla birleştirmesiyle ¨TESLİM OL SANA BİR ŞEY YAPMAYACAĞIZ¨ çağrılarına  BIJÎ SEROK APO sloganını haykırarak kendisine takılmak istenen kölelik zincirlerini kırıp, özgürlüğün, direnişin, bağlılığın sembolü olmuştur. Bugün Heval Bêrîtan’ın en büyük hayallerinden biri olan ‘Sıra sıra kadın arkadaşların patikalardan süzüldüğünü görme’ isteği yerine gelmiş, kadın arkadaşlar her yerde kendi özgün birliklerini kurmuş, kadın ordulaşması sömürgeci faşist güçlere karşı savaşta öncülük yapar duruma gelmiştir. Büyük eylemiyle hayaline kavuşarak kadın ordulaşmasının öncü komutanı olmuştur. Ve şimdi bu dağlarda binlerce Bêrîtan, Zilan, Agit Avaşin`de, Metina`da, Zap`ta, Kürdistan`ın her karış toprağında özgürlük bayrağını dalgalandırıyor, bunun onurlu savaşını veriyor. Bizler de bu yolda, ancak  Bêrîtan çizgisinde yaşayarak ve mücadele ederek yetersiz yoldaşlığımızın öz eleştirisini gerçek anlamda verebilir, tarihe düşen bu karanlık günü aydınlığa evirebiliriz.  

Ayrıntılar
Oluşturuldu: 04 Ekim 2023
Görüntüleme: 344

SEVGİ VE EMEĞİN KOMUTANI; ROJDA KOTOL

2022 yılının 21 Martında Zap alanında bulunan gerillalar çok coşkulu bir Newroz kutlaması yaptılar. Newroz’u dağlarda karşılamanın duygusu yücedir, o gün bir gerilla bayramı gibidir Kürdistan dağlarında. Doğanın yeşile durduğu, her şeyin yeniden canlanmaya başladığı, ruh kazandığı o zamanlar gerilla da yeni başlangıçları adımlar. Ateşin etrafında tutulan özgür halaylarda sloganlar atar, zafer için sözleşirler. 2022 Zap Newroz’u da özellikle Zap gerillalarının böyle yüce anlamlar yüklediği bir gündü. Onlar belki de hemen o günlerde başlaması muhtemel bir işgal operasyonuna karşı geliştirecekleri direniş için hazırlanıyorlardı. Kucaklaşmalar, mutlaka tekrar buluşmak üzerineydi. Bazı arkadaşlar da ‘savaştır, belki bir daha görüşemeyiz’ diye birbirlerine daha sıkı kenetleniyorlardı. Coşkunun, moralin, heyecanın, hüznün, buluşmaların ve ayrılıkların iç içe yaşandığı bir atmosferdi Zap Newrozu. Bu yoğunlukta sürekli halayın başını çeken, kıpır kıpır hareketleriyle bir an bile yerinde durmak bilmeyen, sürekli sloganlar atan ve zılgıtlar çeken bir kadın arkadaşa ilişti gözüm. Onu ilk defa görüyordum. Hareketliliği ve sempatik tavırlarıyla adeta bir çekim merkezi gibi herkesi etrafında toplamayı bilen bu kadın arkadaşı Newroz bitene kadar da hayranlıkla izledim. Sonra yanımda duran başka bir arkadaşa, onu işaret ederek ‘bu kadın arkadaşın ismi nedir’ diye sordum. ‘Rojda arkadaştır, Rojda Kotol’ dedi. Newroz gününden sonraki 3 gün de Şehid Xursi şikeftinde Rojda arkadaşla beraber kalma fırsatımız oldu. Beraber kaldığımız her anda ona dair şaşırmalarım, hayranlıklarım hep devam etti. Arkadaşlarla diyalogları, yaşamdaki katılımı o kadar farklıydı ki sanki hiç bitmek bilmeyen, enerjisi hiç tükenmeyen bir coşku seli gibi. Sanki o an o orada olmasa bir şeylerin akışı devam etmeyecekmiş gibi, sanki bir an dursa zaman kendinden bir şeyler kaybedecek gibi. Bir şeylerin yapıcısı ve tamamlayıcısıydı hep. Asıl güzellikler ve duygular hiçbir zaman tam olarak ifade edemeyeceğimiz olanlar imiş derler. Heval Rojda’nın da yaşamda yarattıklarını tam olarak dile kavuşturamasam da hep bir ‘olmazsa olmaz’ a denk düşen bir anlamdı onunki. Onunla kaldığımız zamanlarda ona dair en büyük şaşırmam da eyalet komutanı olduğunu öğrendiğim zamandı. Heval Rojda ile beraber kaldığımız üçüncü gündü. Karar alınması gereken bir konu için bir arkadaşa ‘heval burada yönetimde olan arkadaş kimdir’ diye sordum. Bana ‘Rojda arkadaş eyalet komutanıdır ona sorabilirsin’ dedi. Normalde bir alana gittiğinizde oranın komutanının kim olduğunu az çok tahmin edersiniz. Ancak heval Rojda’nın yaklaşımları, mütevaziliği, yapısıyla bir oluşu o kadar farklıydı ki ne ona verilen görev ile tanınmayı sever ne de o görev üzerinden ona yaklaşılmasını isterdi. Gerçek PKK komutanlığının özünü temsil ediyordu heval Rojda. Yaşamın, savaşın, zor zamanların, emeğin komutanıydı. Ve tüm bu komutanlık görevlerini yaparken çok sade, gösteriş ve abartmalardan uzak, kimseye açıktan duyurmadan ancak herkeste bir iz bırakan derin bir incelikle yapıyordu. Daha sonra heval Rojda’yı hiç görmedim. O coşkulu Newroz kutlamasının üzerinden hemen bir ay geçmeden Zap alanında kıyametler koptu. Türk ordusunun başlattığı işgal operasyonunun ardından Zap alanı, gerilla savaş tarihinin en çetin çatışmalarına ve en kutsal direnişlerine şahitlik ediyordu. O günlerde Rojda Kotol arkadaş da eyalet komutanlığı üyesi olarak Kuro Jaro alanında konumlanmıştı. 24 saat düşmanı takip ediyor, savaşçılarını örgütlüyor, eylemler koordine ediyordu. Rojda arkadaş 12 Haziran 2022 tarihinde Zap alanında şahadete ulaştığında, onu daha çok bilmeye ve anlamaya çalıştık. O, şehit düştükten sonra dahi bizi kendine çekmeye devam ediyordu. O, şimdi fiziki olarak yaşamıyor olsa bile herkesi etrafında toplamayı biliyor, bizi kendisine çeken o efsuni gücün tılsımlarını hala koruyordu. Bu yüzden Rojda arkadaş şehit düştükten sonra onu bilmek ve bildirmek, PKK’de yaratılan komuta gerçeğinin anlaşılması açısından önemli bir görevdir. Rojda Kotol, gerçek adı ile Mensure Mudirzade 1992 yılında Rojhilatê Kurdistan’ın Xoy şehrine bağlı Kotol ilçesinde dünyaya geldi. Rojda arkadaşın dünyaya geldiği köy Bakurê Kurdistan ile Rojhilatê Kurdistan arasında kalan bir köydü. Sömürgeci devletlerin Serhad ve Urmiye arasında çizdiği sınırlar, ördüğü duvarlar, bu iki halkı birbirinden koparmaya yetmemiş. Özellikle kültürel olarak ortak bir bahçede boy veren bu halklar, tarihteki Kürt isyanlarında da yek yürek olmuşlardır. Burası birçok Kürt isyanının yaşandığı ve klasik isyan anlayışı ile bile olsa inkara ve asimilasyona, Kürtlerin yok edilmesine karşı başkaldırıların yaşandığı ve büyük bedellerin verildiği bir hat.  Düşman Serhad ve Rojhilat arasında yaşanan bu isyan ve başkaldırıları bastırmak için çok kanlı saldırılar düzenlemiştir. Ağrı dağına yazılan ‘Muhayyel Kurdistan burada meftundur’ yazısı en çok da bu bölgede büyüyen Kürt isyanlarının üzerine ölü toprağı atıldığının ilanıdır. Ancak Önderliğin çıkışı, PKK öncülüğünde gelişen örgütlü, güçlü bir ideolojiye dayanan, çağdaş Kürt isyanı Rojhilatê Kurdistanı da çok etkilemiştir. Bu anlamda Rojda arkadaşın büyüdüğü bölge de PKK’ye kopmaz bağlarla bağlanır ve yurtseverliklerini, topraklarına bağlılıklarını PKK’de örgütlerler. Rojda arkadaşın özellikle anne tarafı yurtseverlik duygularına bağlı, isyancı, düşmana baş eğmeyen özgürlükçü bir gelenekten gelmektedir. Bu yüzden Rojda arkadaşın karakterindeki isyancı yanların oluşması ve bunu PKK’de örgütlülüğe kavuşturmasında annesinin rolü büyüktür. O henüz çok küçükken arayışları çok güçlü olan bir kız çocuğuydu. Merak ettikleri, sürekli sorduğu sorular ve ona sorulanlara verdiği cevaplar kimseye benzemediğini ve büyüdüğünde de aykırı bir kişiliğe sahip olacağını gösteriyordu. Beraber okula gittiği çocukluk arkadaşı ve şu an kendisi de gerilla olan bir akrabası onun çocukluğuna ilişkin şu anıyı anlatıyordu: ‘’Sanıyorum o zaman sekiz ya da dokuz yaşındaydık. İkimiz de aynı sınıfta okuyorduk. Öğretmen o gün sınıftaki herkesi tek tek tahtanın önüne çıkartıp ne olmak istediğimizi sordu. Bazıları öğretmen, bazıları doktor, bazıları asker olmak istiyorum diyordu. Heval Rojda tahtaya çıktığında soruya verdiği cevap herkesten çok farklıydı. ‘Kendim olmak istiyorum, babam ve abilerim ile beraber yürümek değil, kendi ayaklarım üzerinde durmak istiyorum.’ demişti. Öğretmen o zaman Rojda arkadaşın verdiği cevaba çok şaşırmıştı. Ama gerçekten henüz o yaşlarda bile anlam dünyası çok güçlüydü. ’’ 2005 yılında Rojda arkadaşın dayısının oğlu Kürdistan dağlarında şehadete ulaşıyor. Bu şehadetten sonra PKK ile tanışıyor. Bir insanın kendi amaçları uğruna ona sunulan her şeyden vazgeçebilmesi ve davası adına ölümü bile göze alabilmesi Rojda’ya çok anlamlı geliyor. Bu yüzden nasıl yaşamalı, yaşam neye adanmalı gibi sorular düşüyor aklına. Çocukluktan beri gelen arayışlarına cevap olabileceği yerin Kürdistan dağları olduğuna karar verdiği zamanlarda, soluğu PKK’de alıyor. 2008 yılında dağlara geldiğinde yeni şervanlar eğitimi Xakurke alanında görüyor. Zagroslarda başlayan gerillacılık yaşamı 2011 yılına kadar da orada devam ediyor. Xakurke, Zap, Cilo alanlarında, yani Zagrosların en asi, en sert arazilerinde devrimci halk savaşı çerçevesinde en yaman çatışma ve savaşların yaşandığı zamanlarda Reşitlerin ve Rojinlerin komutasında gerillacılık yapıyor. Henüz yaşının çok genç olmasına rağmen, kendi isyancı, aykırı ve baş eğmez kişiliği sayesinde Zagroslarla öyle bütünleşiyor ki, sanki orada dünyaya gelmiş, hep oralıymış gibi. Derler ki, Zagros kendi gibi asi olanları yüreğinde saklarmış. Eğer onunla beraber yürümeyi bilirsen, seni asla yarı yolda bırakmayacak bir dosttur Zagros. Bu yüzden Zagroslarda başarılı bir pratiğin sahibi olmayı bildi. Önderliği gerilla için belirttiği ‘fırtına kişiliği’, henüz o yaşarken dahi yoldaşlarının ona söylediği bir tanımlamaydı. Rojda ‘fırtına kişiliği’ yaratmıştı kendinde Zagroslarda. O topraklarda gerillacılık yaptığı günlerde üzerine en çok yoğunlaştığı konulardan biri de devrimci halk savaşı ve gerillalaşmaydı. Rastgele, sıradan bir yaşamı kabul etmiyor, yaşadığı her günü, her anı tahlil ederek dersler çıkartan bir bilincin sahibi olmak istiyordu. Savaşın üzerine yoğunlaştığı Zagros günlerinde günlüğüne şunları yazmıştı: ‘’Savaş bir sanattır, sanat ise incelik isteyen bir şeydir. Aslında böyle incelikleri doğal bir şekilde geliştiren öz disiplin ve güçlü örgütlülüktür. Kendimize göre alışkanlıklarımız, bireyci ve keyfi yanlarımız bizleri örgütsel olarak güçten düşürür. Disiplin her ne kadar çoğuları için salt bazı dogmaları ve yaşamın özgürce akışı önüne konulan kuralları anımsatsa da, aslında tam tersi disiplini olmayan bir yaşam donuktur, akmaz.  Amaçlara bağlı olmak ne kadar önemliyse, amaçlara ulaşmak için doğru yol ve yöntemin arayışçısı olmak da o kadar önemlidir. Salt ruhsal bağlılıklar ile zafer elde edemeyeceğimiz anlaşılmıştır. Ruhi ve duygusal bağlılıklar kadar açık gözlü olmak, titiz ve disiplinli olmak, yaratıcılık önemlidir. Bu anlamda savaş her şeyden önce kendini yeniden yaratma işidir.’’ 2011 yılından sonra örgüt merkezinde gördüğü branş ve ideolojik eğitimlerden sonra 2013 yılında kendi topraklarına yani Rojhilat Kürdistan’ına geri döndü. Şaho ve Merivan olmak üzere Rojhilat Kürdistan’ın çetin arazilerinde gerillacılık yaptı. Zagroslarda kazandığı tecrübeler ile, orada kadın yoldaşlarına komutanlık yaptı. Esnek zekası, radikal tavırları, hesapsız yaklaşımları, pratikçi kişiliği, öğretici yanları ile iyi bir örgütleyici, güçlü bir komutan olarak kendini yaratmıştı. Uzun yıllar Rojhilat alanında onlarca gerillayı eğitti, gerilla birliklerini yürüttü ve bu yoğun pratiğin içerisinde partileşme, kadın özgürlük çizgisi ve savaş taktikleri konusunda kendisini eğitti ve geliştirdi. Parti yönetimi, Rojda arkadaşın pratik alanlardaki katılımını takip ediyor ve bu genç kadın gerillanın öncü kadın komutanlaşmasında önemli adımlar atabileceğini biliyordu. Bu yüzden 2021 yılında Rojda arkadaşın PAJK eğitimi görmesi uygun görüldü. PAJK eğitimi Rojda arkadaş için yıllarca içinde yer aldığı zorlu pratiğin sorgulanması, kendini yeniden yaratması için önemli bir zemindi. Eğitim günlerinde kadın kurtuluş ideolojisi ve savaşta kadın komutanlaşması üzerine yoğunlaştı. Bu konular üzerine şunları yazmıştı: ‘’PKK hareketinde kadının rolü çok önemli. Önderlik kadınları zaferin garantisi olarak tanımladı. Kadınların rolünü doğru oynamadığı bir yerde partileşme her zaman zayıftır. Partileşmenin zayıf  olduğu her yer de marjinalleşmeye açıktır. Kadın hareketi olarak her bir kazanımımız örgütün, Önderliğin kazanımıdır. Özgür yaşam mücadelemizde eğer başarılı olmak istiyorsak ve savaş alanlarında kadınlar olarak ‘biz de varız’ demek istiyorsak  ihtiyacımız olan en önemli şey partileşme ve askerleşme kültürüdür. Bu kültürün kişiliklerimizde oturtulması için radikal bir mücadele vermemiz gerekiyor.’’ Rojda Kotol bu yoğunlaşmalar ile 2021 yılının sonunda savaşın ve mücadelenin en çetin zamanlarının yaşandığı Zap alanına doğru yol aldı. O artık Zap alanının eyalet komutanıydı ve 2022 yılında yaşanan büyük Zap direnişini koordine eden komuta gücünün içinde yer alıyordu. Özellikle Kuro Jaro alanında işgalci Türk ordusuna karşı yapılan etkili eylemlerin gerçekleştirilmesinde önemli rol oynadı. Burada kazanılan zaferlerin, yaratılan büyük direniş gücünün açığa çıkmasında büyük çaba sahibi oldu. 12 Haziran 2022 tarihinde Zap alanında şahadete ulaştığında ardında yoldaşlarının bir daha hiç unutamayacağı izler bıraktı ardında. Zap gerilla gücü onun şahsında bir kadının yaşamda nasıl melekleştiğini, savaşta ise nasıl düşmana nasıl kan kusturabileceğini gördü. Zap direnişi bugün hala komutan Rojda ve onun gibi yüzlerce kahraman şehidin yarattığı büyük manevi değerler mirasının üzerinden büyük zaferler kazanıyor. HAZIRLAYAN: YJA STAR BASIN MERKEZİ

Ayrıntılar
Oluşturuldu: 13 Eylül 2023
Görüntüleme: 335

ÇAĞIN ÖZGÜR YAŞAM ARAYIŞÇILARINDAN, BİLGE KOMUTAN

24 yıllık mücadele yaşamı boyunca Amed’ten Kandil’e, Serhat’tan Haftanine kadar Kürdistan dağlarında efsanevi bir mücadelenin sahibi olan Komutan Evin Rizgar Amed(Nevin Güngörmüş), 2014 yılında tekrardan doğup büyüdüğü ve gerillacılığa başladığı ilk alan olan Amed’e döndü yüzünü. Komutan Evin Rizgar Amed, Amed alanında eyalet komutanlığı görevini yürütürken 24 Eylül 2019 tarihinde işgalci Türk ordusu ile girilen çatışmada yoldaşları Raperin Vinar ve Rojda Cudi ile beraber son mermisine kadar savaşarak şahadete ulaştı. Kadın ordulaşmasıda büyük emekleri olan ve kadın gerillacılığı çizgisinde komutanlık görevlerini büyük özveri ile yerine getiren Evin Rizgar Amed, mücadele yaşamının her anını yazıya geçirerek, kadın mücadele tarihinde kendine bir sayfa açtı. Evin Rizgar Amed arkadaşın kendi kalemi ile ele aldığı otobiyografisini ve yoğunlaşmalarını sizlerle paylaşıyoruz: ‘’27 Eylül 1975 Amed merkezine bağlı Kayayolu (Çavşelıqya) köyünde doğdum. Beş kız ve dört erkek kardeşten oluşan, ekonomik durumu orta halli, feodalitenin ve bir o kadar da yurtseverliğin etkili olduğu köy-şehir yaşam gerçekliğinin iç içe karıştığı bir aile ortamında büyüdüm. Özellikle 12 Eylül faşist darbesiyle düşmanın Amed’e yönelik özel savaş ve halkı üzerinde sindirme, soysuzlaştırma politikasını geliştirmeye çalışırken denemediği yöntem kalmamıştır. Tüm bunlar yaşanmasına rağmen özünden, kökenlerinden kopmayan, kendilerini yeniden var etmesini başaran, kendilerine has karakter ve isyancı özellikleri de mevcuttur. Bu anlamıyla demokratik uygarlık çizgisinin isyancı ve direnişçi yönlerini çok yoğun biçimde yaşamaktadır. Köyümüzün Amed’e bağlı küçük bir yerleşim olmasından, genelde köy bileşimi daha çok akraba çevresinden oluşmaktadır. Birbirini tanıma birçok avantajı da beraberinde getirmektedir. Özellikle özgürlük mücadelesiyle birlikte gelişen yoğun baskı ve saldırılara karşı birlikte hareket etme, bilinçli gelişen bir yurtseverlik duygusu olmasa da duygusal anlamda baskın olan bağlar bir birlikteliği açığa çıkarmaktadır. Örneğin dayatılan koruculuk sistemi dayatmalarına karşı kabul etmeyen tavrın gelişmesi gibi. Dışa karşı, düşmana karşı ortak ruha sahip olunsa da, içte çelişkilerin yoğunluğu da belirleyicidir. Aşiret bağlarımızın olmaması beni sevindiren bir husustu. Aşiret yapılanmasına genelde geri ve küçük görme gibi bir yaklaşımım vardı. Köye hakim olan sistem daha çok beg ve Keya’lardı. Önderliğin savunmalarıyla birlikte, beg ve keya’ların da düşmanın baskıları sonucunda işbirlikçiliği kabul eden bir üst kesim olduğu rahatça söylenebilir. Marjinalleşen, halk ve tarih gerçekliğinden uzaklaştırılan bir kesimin kendisi olmaktalar. Diğer önemli bir husus ise, egemen sistemin ova halkı üzerindeki politik ilişkilere dayanan dini dayatmaları, özellikle şeyhlik ve mellelik etkili kurumlar olmaktadır. Genel yöreye hakim olan siyasal ve kültürel olarak dini etkilerin yoğun olduğu, feodal değer yargılarının hakim olduğu, yaşam bakımından da yobazlığın geliştirildiği gerçeğidir. Mezhepsel çelişkilerin yoğun yaşandığı, özellikle sunni İslam mezhep geleneğinin aşırılığı yöredeki halk üzerinde etkili biri durumdu. Aileme genel olarak hakim olan kadın tarafından şekillenmenin olmasıdır. Dedemin ve babasının genç yaşlarda ölmesi ailede kadınların rol oynamasını beraberinde getirmiştir. Anne tarafından verilen şekillenmenin olumlu yönlerinin olduğunu belirtebilirim. Çevrede bu yönüyle de farklılık arz eden bir aile gerçeği olmaktadır. Kadın tarafından şekillenmenin benim üzerimdeki etkilerinin yanı sıra babamın da karakterimde önemli etkileri olmuştur. Babam okulu okumasından dolayı belli bir bilgi ve birikimi olan çevre tarafından saygı duyulan bir kişilikti. Çocuklarına yaklaşımı hep eğitici ve öğretici tarzdaydı. “Bizler Zerdüştün torunları, ateşin ve güneşin çocukları olarak mücadelemizi sürdüreceğiz” derdi. Yeni doğan çocukların kulaklarına, Kürtçe “Em Kurd in, ser bilind in, çavê Tirka dirijînin, heqe xwe ji wan distînin” diye sloganlar atarak Kürt yurtseverliğini aşılardı herkese. Kadınlar tarafından büyütülmesinden kaynaklı, kız çocuklarına karşı daha sevecen ve duyarlıydı. Sürekli “kızıma güveniyorum” derdi. Benim kızımda Kürt kızları gibi dağlarda savaşacak derdi. Leyla Kasım’ın evimizdeki resmini göstererek onu örnek verirdi her zaman. Kuşkusuz güven veren yaklaşımlar kendime karşı güvenimi kazanmama neden oluyordu. Mücadeleye aktif katılımımız, yurtseverliğimiz biraz da babamızın üzerinden gelişti. Annemin de aile içerisindeki rolü belirleyiciydi. Tıpkı babamın üzerimizdeki etkisi gibi onun da etkisi büyüktü. Babamın erken ölümünden sonra ağırlaşan yüküyle birlikte, çocukları için yapmadığı fedakarlık ve katlanmadığı zorluk kalmamıştır. Genç yaşına rağmen toplumun geri-geleneksel ve feodal gerçekliğine kurban olmamak için, ailesini buna karşı korumak için babamdan miras olarak kalan yurtseverlik gerçeğiyle yaşamaya çalıştı.   68 gençliğiyle başlayan solculuk mücadelesi yöremizde etkili olmasa da, PKK ile birlikte mücadele yaygınlaşmıştır. Darbeyle birlikte direnişin sembolü haline gelen Diyarbakır direnişi Kemal, Hayri, Mazlumların direnişi ve ardı arkası kesilmeyen kahramanlık örnekleriyle tüm Kürdistan’da olduğu gibi yöremizde de değişime yol açan Apocu felsefe ve ideolojisi, yine mücadelenin büyümesiyle azgınlaşan düşman gerçeğinin baskı ve saldırılarını her gün yaşarak büyüdüm. 12 Eylül darbe döneminde henüz dört yaşında olmama rağmen, köye gelen botlu askerlerin görüntüsünü hatırlıyorum. Belleğimde yer edinen botlu ve şapkalı askerlere karşı sürekli bir öfkem, kinim olmuştur. Tüm bu etkenler farklı yaşam arayışlarına sürüklenmemi engellemiştir. Bölgede yaşanan Lice-Kulp katliamları, Vedat Aydın’ın şahadeti, şiddetlenen baskılar, ev yıkmalar, köy boşaltmalar, cezaevlerine konmalar, ağabeyimin ve arkadaşlarının zindanda olması, şahadetlerin artması bende mücadeleye karşı ilgi ve merakı daha da güçlendiriyordu. Herhangi bir zorlukla aile tarafından karşılaşmadığım için fazla çelişki yaşamadığımı belirtebilirim. En temel çelişki ve çatışmalar genelde düşman gerçekliğine karşıydı. 93 yılının sonlarında Özgür Gündem gazetesinin dağıtım örgütlemesinde ve muhasebe çalışmalarını yürüttüm. Önderlik çözümlemelerini kasetten dinleme, haftalık çıkan Azadiya Welat gazetesini okuma vb. birçok yayını okuyarak kendimi geliştirmeye çalıştım. Kontra faaliyetleri, faili meçhul cinayetler Amed sokaklarında karanlığın ifadesi olmuştu. Kadınlar üzerindeki baskılar, yüzlerine kezap suyunun dökülmesi, cinayetlerin artması, baskılar ve saldırılar kinimi ve öfkemi artırıyordu. Birkaç ay boyunca çalıştığım gazetenin dağıtım çalışmasında birçok şeyi görmüş ve yaşamıştım. Gerçekleşen sürekli baskınlar sonucunda ben de dahil otuza yakın çalışan gözaltına alındık. 19 gün boyunca JİTEM’de gözaltında tutulurken, korkunç işkence ve yaklaşımlara maruz kaldım. Gözaltında yürütülen değişik yöntemlerle kişiyi iradesizleştirme ve düşürmeye karşı bildiğim ve öğrendiğim kadarıyla direndim. Hiçbir şeyi kabul etmedim. Beş ay cezaevi sürecim oldu. Bu süreç boyunca eğitim gördüm, öğrendiğim çok şey oldu. 94 yılının mayıs ayında tahliye olurken artık benim için dağa gitmek kaçınılmaz olmuştu. 1 Aralık 1995 yılında Amed eyaletine katıldım. Direkt Amed dağlarına geldim. İlk gördüğüm ve kaldığım yer bayan arkadaşların kendi başlarına örgütlenip, mevzilenip, eğitimlerini ayrı ve özgün olarak çalışmalarını yürüttükleri bir yerdi. Canlılığımı, coşkumu, öğrenme istemimi daha da hızlandırmıştı. Eyalette YAJK yönetimi vardı ve kadın çalışmaları belli bir sisteme oturmuştu. Önceki yıllara göre daha sistemli bir örgütlenme vardı, kendimi daha şanslı hissediyordum. Genelde arkadaşlarla takım olarak kalıyorduk.  Amed ovasında, dağlarında, taşının toprağının bulunduğu her kuytu da verilen savaş çetin olmuş, kavgaları büyük olmuştur. Kazanan sürekli Önderlik çizgisi ve parti yaşam gerçekliği olmuştur. Aileden edindiğim yoğun yurtseverlik kültürü sayesinde hiçbir zaman kararsızlık yaşamadım. Çok ciddi anlamda zorlanmalar, çelişkiler yaşamadım diyebilirim. Fiziki koşulların yarattığı zorlanmalar olmuşsa da, beni duyguda, maneviyatta besleyen yanlar daha fazlaydı. Severek, isteyerek gönüllü katılmıştım. Önüme koyduğum tek hedefim, Kürdistan’ın kurtuluşu için üzerime düşenleri yerine getirmekti. Genelde pratik yürüttüğüm alanlar, Dorşin, Akdağ, Ş.Remzi alanlarıydı. Yoldaşlık bağlarımın güçlü oluşu beni ayakta tutan en önemli husustu. Kendimi sürekli o arkadaşlarda buluyordum. Heval Rızgar, Heval Hevidar, Heval Rozerin ve şu an yaşayan birçok arkadaş beni en zorlu süreçlerde tüm olumsuzluklardan korumuşlardır. Kendime edindiğim ilkeler, savaşta cesaretli, yaşamda fedakar vs. ilişkilerde bağlı ve ahlaklı olmayı esas alıyordum. Uluslar arası komplonun yaşandığı süreçte Amed’deydim. Aşırı duygusal kişiliğimden kaynaklı büyük bir sarsılmayı yaşadım. Savaş ve yaşam gerçekliğinin yoğunluğu içinde Önderliği yalnızlaştırdığımızın farkında değildik. İntikam duygularım hat safhadaydı. Her şeyi yakıp yıkmak, ne isteniyorsa canı gönülden yapmaya hazırdım. Genelde yaşanan atmosfer böyleydi. Bugüne kadar Önderlikti her şeyi yapan, bundan sonra ne olacak, kim yapacak soruları beynimizi ve yüreğimizi kuşatmıştı. O süreçte içinde bulunduğum tek yoğunlaşma eylem yapma üzerineydi. Yine alanında böyle bir planlaması vardı. Güçlü imkan ve olanaklarımız yoktu, elimizdeki imkanlarla bir şeyler yapmaya çalışıyorduk. Herkesin beklentisi sürecin daha da kızgınlaşacağına dairdi. Önderliğin 2 Ağustos geri çekilme kararı karşısında şaşırmıştık. Önderlik söylemişti, Önderlik talimatıydı yerine getirilmeliydi. Demek ki Önderliğin bildiği bir şey var ki bu süreci başlattı diye de düşünüyordum. Benim açımdan geri çekilme süreci yeni bir başlangıçtı. Geri çekilme gurubumuz 1 Eylül’de yola çıktı. Garzan’a erken ulaştık.2000 yılının baharında Xınere alanına geldim. PJA’nın 2. devresine katıldım. Gördüğüm ilk özgün eğitimdi. Çok anlamlı ve farklı bir ortamdı. 2007 baharına kadar ki süreçte Xakurke, Gare, Ş.Beritan eğitimi ve Zap’ta kaldım. Bu sürece kadar belli eğitimlerde kaldıysamda genelde taburlarda kaldım. Takım ve bölük düzeyinde sorumluluklar aldım. Mahsum Korkmaz akademisinde kurul düzeyinde ve Dersim’e yürütme düzeyinde görevlendirildim, en son YJA-STAR yürütmesi olarak Xakurke alanında yer aldım. 2009 yılının baharında PAJK koordinasyonuna kapsamlı bir rapor yazıp eğitime gitme önerisi yaptım ve kabul edildi.  Özellikle savunmalar üzerine eğitim görme ihtiyacım vardı. Savunmaları işlerken kişinin kendisini görmemesi, hissetmemesi mümkün değil. Eski paradigmayla şekillenen kişiliğim, ismini bile bilmediğim kapitalist modernitenin oluşturduğu zihniyet gerçekliğinin beyin ve ruhuma ne kadar işlediğini ve nasıl hizmet ettiğinin farkına vardım. İnsana, doğaya, canlılara ve tüm evrene karşı yaklaşımlarımı gördüm. Çoğu zaman özgürlüğün insana özgü, insana ait bir duygu ve düşünce olduğunu düşünüyordum. Eski ve yeni paradigma arasında sıkışmanın sancılarını yaşıyorum. Savunmalarının kapsayıcılığı karşısında parçalanan, dağılan benliğimi toplayıp yeniden yaratmanın acil ihtiyacını gördüm. Her şeye anlam biçen, her şeyin bir sebebinin olduğu, hiçbir şeyin bir diğer şeyden bağımsız olmadığını, detaylarıyla anlatan düşünce ve duygu dünyasının bir nebzesi olamadığımı çok daha iyi görüyorum. Bana çok uzak, bir o kadar da yakın ve ulaşılabilir gerçekliklerin olduğunu gösteren yine Önderliktir. Geçmişte olduğu gibi bu süreçte de, savunmaların içeriğine yeni zihniyetle nasıl yaklaşılacağımı ve yeniden yapılanmayı hangi gerçeklikler temelinde gerçekleştireceğimin yoğunlaşması içerisindeyim. Doğru pratikleşebilmek, ahlaklı ve politik olabilmenin yolunda yürümektir. Hakkıyla, hakikatla varlığını, (hiçbir geriliğe, sınıf, cins, iktidardan arınarak) ortaya koymayı kadın olarak sağlayacağımıza inanıyorum. Örgütte geçirdiğim 15 yıllık süreç içerisinde yaşadığım pratik dönemlerin yarattığı sıkıntılar zorlanmalar oldu kuşkusuz. Ama her savunmadan birçok şey aldığıma inanarak, devrimci yaşamında katılım, tarz ve yaklaşımlarımda etkili olduğunu söylerken, birçok konuda da yetersizliklerinde varolduğunun farkındayım. Birbiriyle var olmayı başaran, hep bir denge içinde dönen enerji gücüyle, kendini var eden her canlının özgür ruhunun bende de olduğunun bilinciyle kendimi yeniden yapılandırarak yaşam bende anlam bulacaktır. Varolanın farkındalığını bilerek katılmayı, anlam yüklediğim oranda varolduğumu hissedebilirim. Varlık varolmakla anlam biçmektir. Önce kendi varlığımın farkına varmalıyım ki, başkalarınınkinin de farkına varıyım. Savunmalardan aldığım kadarıyla insan dışında da bir canlı evren olduğuna inanıyorum. Doğaya yaklaşımımın değiştiğini hissediyorum. Ağacında bir canı olduğunu hissedebiliyorum. Suyun akışını, yaprağın hareketlerini, toprakta yer alan canlıların doğayı dengeleyen yönlerini artık biliyorum. Evrene hayran kalmakla yetinmemek gerektiğinin de bilincindeyim. Her şeyi içten hissederek anlam katmak istiyorum. Ahlakı dar sınırları büründürmeden, cinsiyetçi zihniyet bakışıyla yaklaşmadan, atığım her adımda, yaptığım her eylemde ahlaki yaklaşmak, geri-geleneksel olanı beyin ve yürekte yıkmayı önemsiyorum. Hakikat ve özgürlük için verilen mücadeleyi sadece insan için değil, tüm evren için vermem gerektiğini beyin ve yürekte inanarak yapacağım. Önderliğin ideolojisine, değerlerine değer vererek anlam bulabilirim. Savunmalardan aldığım güçle hiçbir gerekçeye sığınmadan, inanarak mücadelede onurluca yürüyeceğimi pratikte gerçekleştireceğim.’’    

Ayrıntılar
Oluşturuldu: 13 Eylül 2023
Görüntüleme: 339

EVRİM VE EVREN...

Evren her şeyi yaratma gücüne sahiptir. Hem akışkan hem statik yani durağan görünmek evrenin ve doğanın karakteridir. Köpüre köpüre akan nehirler kadar durgun ve sessiz akan yaşamın tüm zerrelerini içinde barındıran ve geçtiği her yerde yaşamı yaratan sular ve nehirler vardır. Ülkemin cenneti andıran güzel manzarası, Van’ın mavi suyunda yetişen bilge çınarlarının yüz hatlarında ve teslimiyete hayır diyen Tanrıça kadınları saklıdır. Serhat dengbêjlerin o eşsiz acı mısralarında gizlidir. Nuda Karker, Ekin Van ve Evrim Botan gibi... Evrim arkadaş yurtsever bir ailede Van’da 1997 yılında dünyaya gelir. Evrim arkadaş yurtsever aileye sahip olmasından kaynaklı daha küçük yaşta partiyi ve arkadaşları tanıma fırsatı bulur. Onda bu partiye yakınlık kuzenlerinin katılımı ile daha da pekişir ve katılım kararı alır. Yeni savaşçılar eğitimini Metina alanında görüp partiyi tanıma yürüyüşüne, büyümeye ve koşmaya başlar. Önder Apo’nun yirmi yıllık devrimci yürüyüşüne karşı yapılan saldırılar ciddi ve haince idi. Kötü ruhlu insanlar dört bir yandan saldırıdaydılar. Bu yaşamın ve evrenin hiçbir kuralına uymayan vahşi savaş gerçekliği karşısındaki tek ritimde haykıran kadınların yürek sesleriydi. Bu yüreklerden biri de Evrim arkadaşın yüreğiydi. Önder Apo’nun ideolojisinde, felsefesinde dövülerek çelikleşen yüreği ile Rojava’da DAİŞ çetelerine karşı birçok hamlede yerini aldı ve öncülüğünü yaptı. Bu savaş sürecinde bir eylemde, Evrim Arkadaş ağır bir biçimde yaralandı. Kısa bir zamanda iyileşip tekrar hamlelere katılmaya devam etti. Çünkü cesaretle, aşkla, inanç ve umutla özgürlük felsefesini içerek savaşanlar PKK’li kadınlardan başkası değildi. Evrim arkadaş da PKK’li bir kadın olarak altı yıllık yürüyüşünde soykırımı, asimilasyonu, faşizmi döve döve yeni yaşam ağlarını ince bir ustalıkla ördü.‘’Tüm savaş ve direniş gerçekliği doğru yaşam uğrunadır’’ deyip dağlara, yeni ufuklara tekrardan adım attı. Sade bir yürekle yaşamı yeniden yaratabilmek herkesin harcı değildir. Çünkü gürültü yapa yapa, yıka yıka yaşamın örüleceği sanılır. Evrim, evrendeki devrimini gerçekleştirmek için 2019 yılında Şehit Beritan Özgür Kadın Akademisinde eğitim görür. Bu akademi sürecinde Önder Apo’nun hakikat denizlerinde arınır, yeni bir doğuşu yaratmanın arayışları ve çabalarında olur. Özellikle de kadın özgürlük çizgisinde yoldaşlık bağını daha da güçlendirmeye yönelik sorular sorar kendine.  Şehit arkadaşlarımın intikamını nasıl alırım, daha güçlü nasıl cevap olabilirimin sorularını sorar. Cevap bulmaya ve cevap vermeye çalışır. Ve günlüğünde Önder Apo’ya olan bağlılıgını duygu ve düşüncelerini şu sözlerle ifade eder; ‘’Sonsuzluğumuz olan Önder Apo’ya Başkanım size olan duygularımı nasıl dile getireceğimi bilmiyorum. Tüm dünya kadınları için mucize oldunuz. Çünkü meta olan kadını yeniden yaratıp var kıldınız. Bu iradeyi, bu cesareti bize verip bizi bütün dünyaya karşı direnecek konuma getirdiniz. İstediğiniz güçlü kadın duruşunu kendimde yaratmanın çabaları ve arayışlarındayım. Sizi fiziki olarak halen özgürleştiremediğimiz için özeleştirimi veriyorum ve Kadın Özgürlük Mücadelesinin hergün büyümesi için elimden gelenin fazlasını yapacağıma sözünü veriyorum...” Ve Cenga Heftanîn... Dünyanın dört bir yanından Ortadoğu direnişini duyan tüm kadınlar ülkenin labirentini andıran sokaklarında tekrar silaha kuşanıp durdular. Köklü bir yaşamı son hücresine kadar yok etmek isteyen faşist ve egemen güçler Şehit Viyan’ın dağlarında operasyonlar gerçekleştiriyordu. Evrim arkadaş da Şehit Viyan Soran Arkadaş’ın ceng halayına koşanlardan oldu. Şehit Zelal, Şehit Çiçek, Şehit Rüstem’den aldığı manevi güçle bu ceng halayına katıldı. Eylemlerde öncü komuta duruşu ile düşmana ağır darbeler vurdu. 13 Ekim 2020 tarihinde Yekmale alanında hava saldırısı sonucu şehitler kervanına katıldı. Mücadele Arkadaşları    

Ayrıntılar
Oluşturuldu: 15 Temmuz 2023
Görüntüleme: 333

TARİHSEL SORUMLULUĞUN FEDAİLEŞTİRDİĞİ KOMUTAN

Kürdistan’da son yıllarda önemli savaşlar yaşandı. Başta Kobanê olmak üzere Rojava kentlerinde, Şengal’de ve Cizre, Nusaybin, Sur gibi Kuzey Kürdistan kentlerinde yaşanan her savaş kendi başına bir destan niteliğinde olan savaşlardı. Bir Paris Komünü üzerine 200 yıldır yazılıyor, konuşuluyor. Kürt halkının daha şimdiden birkaç komün direnişi oldu diyebiliriz. Bu savaşlardan bir tanesi bir halkın tarihinde yüzyılda bir yaşanır herhalde.  Bu da Kürt Halkının ve onun Özgürlük Hareketi’nin yürüttüğü mücadelenin hem ne kadar zor olduğunu hem de ne kadar büyük olduğunu gösteriyor aynı zamanda.   Komün direnişçilerinin Fransız halkı ve insanlık için temsil ettiği özgürlük, adalet gibi değerleri bugün Kürt direnişçiler insanlık adına temsil etmektedir. Her direniş sürecinin kendine has bir karakteri ve ruhu vardır.  Özyönetim direnişleri sürecinde de sürecin direniş karakterini ortaya çıkaran önemli yoldaşlar ve öncüler oldu. Amed de bu direniş karakterini oluşturan arkadaşların başında da Berfin Cizre arkadaş geliyordu.  Amed’in ilk komutanıydı. Her şeyin ilk heyecanı, anlamı farklıdır. Çünkü ‘ilk’lerin öncesi yoktur.  Ve sonrayı da belirleyen ilklerdir.  ’İlk’’ olmanın öneminin ve ağırlığının farkındaydı Berfin Arkadaş.  Ve bu farkındalıkla Amed öz savunma sürecinin ilk komutanı, ilk örgütleyeni ve fedaice direnen ilk direnişçisi olmanın heyecanını ve onurunu yaşadı Berfin arkadaş. Berfin Heval Amed eyaletinde öz savunma çalışmalarını yürütüyor ve yerel birlikleri örgütlüyordu. Şehit Faraşin Sidar ve Xemgin Roj arkadaşlarla beraber komutanlık görevini yürüttüler. Heval Berfin gelir gelmez hemen örgütleme çalışmalarına aktif bir şekilde katıldı. Halkı O’nu Leyla olarak tanıdı. Ve oldukça etkilendi O’ndan. Yerinde duramıyordu. Direnişin ilk hazırlık sürecinde her şey ile en ince ayrıntısına kadar ile ilgileniyordu. Berfin Heval ile özyönetim sürecinde tanışmıştım. Berfin Heval Cizreliydi. Adana’dan harekete katıldığını söylemişti. Çok genç yaşlarda dağa geliyor. Güney alanlarından Zagroslara oradan Amed’e kadar birçok alanda kalmış mücadele etmişti. 3 aya yakın beraber çalışma yürüttük fakat sanki yıllardır tanıyormuşum hissi oluşmuştu ben de. Zor zamanlarda arkadaşlık, yoldaşlık yapmanın getirdiği bir yakınlık oluşmuştu. Yaptığı işi ciddiyetle ve inanarak yapıyordu. Önderliği özlü bir şekilde anlamıştı. Anladığını da hemen pratiğe geçiriyordu.  Halkı ve arkadaşları etkileme gücü buradan geliyordu.  Saf, sade bir arkadaştı. Berfin Heval’in gözlerinde çok derin bir anlam vardı. İnsan ona baktığı zaman hemen fark ediyordu.  Arkadaşlar ile yakından ilgilenirdi. Çokta eleştireldi. Bir yanlış varsa sözünü sakınmaz hemen söylerdi.  Ama her arkadaşı da düşünürdü. Birisinin tırnağına zarar gelse duygulanırdı, gözleri dolardı.  Botan’ın asiliği de vardı karakterinde. Kızdığı zaman saçlarını savurarak dönüp helikoptere de ateş ederdi.  Zaten düşmana karşı olan kini ve öfkesi çok büyüktü. Bütün arkadaşlar da onu çok severdi.  Bir keresinde düşman alana saldırmıştı. Berfin Heval de düşmanın saldırdığı alana koşarken düşman çok yoğun bomba atar atmıştı. Arkadaşlar da ona parça değmesin diye hepsi kendini onun üzerine atmıştı. Yani o kadar seviliyordu. Berfin Heval aradığı arkadaşları bulunca onlarla görüşme yaparken düşman kaldığı evi tespit edip evin etrafını sarmıştı. Berfin Heval düşmanı pencereden görünce yanındaki arkadaşlara düşman geliyor hazırlanın diyerek kendisi de mutfağa geçerek yanında olan örgütsel notları yakıyor soğukkanlı bir şekilde. Berfin Heval mutfaktan çıkınca koridorda düşmanla karşı karşıya geliyor. Tabancasını çekip düşmanla çatışmaya giriyor.  Düşmanı vuruyor. Kendisi de vurularak mutfağa düşüyor. Düşman teslim ol çağrısı yapınca ‘’İstediğim tek bir şey var oda ailenin evden çıkmasıdır. Ben direneceğim’’ diyor. O evde yatalak bir ana ve iki kızı kalıyordu.  Onları çıkarmak istemiş. Düşman tekrar teslim ol çağrısı yaptığında yine ‘’Ben Direneceğim’’ cevabını almış. Düşman ondan sonra mutfağa gaz bombaları atmaya başlayınca Berfin Heval ‘’Biji Serok APO’’ sloganı atarak bombasını patlatarak şehit oluyor.              Berfin Heval Zilanların, Beritanların fedai çizgisinde direnerek şehit oldu.  Yıldızlara koşarken bile halkı, arkadaşları düşündü.  Kahramanca olan direnişi ile hep gurur duyduk arkadaşları olarak ama erken gidişi de hep bir yara oldu içimizde.  Yüreğimizden, ruhumuzdan parçalar aldı götürdü kendisiyle beraber.  Ama Sur’un efsane komutanı Şehit Çiyager’in de dediği gibi muhteşem direniş zamanlarına Berfin Heval’in açtığı direniş hattı ile gelindi. Dönemin direniş hattını o belirledi.  Verdiği  emeklerin ve bedelin boşa gitmediğini görmek en azından teselli ediyor insanı. Muhtemelen  O da yıldızların tepesinde gurur duyarak izlemiştir muhteşem zamanları… Mücadele Arkadaşları

Ayrıntılar
Oluşturuldu: 18 Haziran 2023
Görüntüleme: 339

Sayfa 10 / 12

  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 11
  • 12
  • FEDAİLERİN KOMUTANI: SARYA QAMIŞLO

  • YJA STAR’IN ONURLU SAVAŞÇILARINDAN: RUKEN MAMXURÎ

Ana Menü

  • ANA SAYFA
  • ÖNDER APO
  • AÇIKLAMALAR
  • GÜNDEM
  • ÖNCÜLERİMİZ
  • STAR AKADEMİSİ
  • STAR GÜNLÜKLERİ
  • DAĞ DÜŞÜNCELERİ
  • VİDEO GALERİ
  • FOTO GALERİ

Ara Menü

  • Sitede ara